HİDE

Grid

GRID_STYLE
false
TRUE

blog

HIDE_BLOG

Classic Header

{fbt_classic_header}

Header Ad

HABERLER

latest

BEN KÜÇÜK BİR KADINIM 4. BÖLÜM 1

ZEYNEP Zeynep. Zavallı küçük kız… Anasından koparıldığında henüz 1 yaşındaymış. Bir süre goca halası Ayşe ve 4 yaşındaki abisi Halil...



ZEYNEP

Zeynep. Zavallı küçük kız… Anasından koparıldığında henüz 1 yaşındaymış. Bir süre goca halası Ayşe ve 4 yaşındaki abisi Halil İbrahim’le yaşamış. Sonra, evlenen babası Ülfet, her ikisini de alıp Babadağ Yeniköy’e getirmiş.

Burası yaylalara yakın, kışları kuru ayazı, karı bol, yazları serin geçen bir iklime sahipmiş. Kestane ve çam ormanlarının çevrelediği bir yayla köyüymüş. Dağlık tepelik arazide, kendine has alçak evleri yakınlı uzaklı dağılmış. Yeniköy'ün zirai alanı olmadığından geçimlerini dokumacılıktan temin ediyorlarmış.

Minik Zeynep bilinçlenmeye başladığında annesinin normal anneler gibi sevgi ve şefkat dolu olmadığını fark etmiş. Üvey kelimesinin anlamını küçücük aklıyla anlaması uzun sürmemiş. Zira yaşadığı evde sığıntıdan farkı yokmuş. Beslemeler bile ondan daha değerli, daha onurlu yaşıyormuş.

Üvey annesinin peş peşe çocuğu olmuş. Ev o kadar kalabalıkmış ki… Halil İbrahim ve Zeynep'in analıklarından olan Ali ihsan, Zahide, İsmet, Sevim, Öznur, Emir Ayşe, Halil ve Erol'la birlikte tam 10 kardeşlermiş… Zeynep'le Halil İbrahim baba bir kardeşlerini çok severlermiş. Onlarda ablalarını ve abilerini…

Gelin görün ki üvey anaları, kocasının ilk karısından olma bu çocukları bir türlü sevememiş. Ya da peş peşe gelen bir dünya çocuğun yükü, işlerin yükü, yokluğun yoksulluğun yükü onu asabi, sert bir kadına çevirmiştir, kimbilir? Tıp yok tabip yok. Biri sütten kesilmeden diğerine gebe… Nasıl baş etsin?

Bir de bu kadar yükün üstüne kocası Ülfet’te, çoluk çocuk konusunda hiç yardımcı olmazmış. Durum böyle olunca kendi çocukları yetmezmiş gibi bir de onun çocukları… Ne bulup yedirecek bu kadar çocuğa. Hangi ara tezgaha oturacak, ne zaman yemek yapacak. Kendine ne ara bakacak…

Hayat tıpkı Yeniköy’ün iklimi gibi çetin ve zormuş. Yardım olmadan bu kadar yükün altından kalkması mümkün değilmiş. Acıma duygusu hayatın yüküyle yavaş yavaş terk etmiş onu. Kendi çocuklarına bile tahammülü yokken, elin çocuklarına analık etmek…

Derken Zeynep’e, daha 4 yaşlarındayken, kışın soğuk ayazında, dışarıdaki buz tutmuş suyun içinde çiğ iplikleri çiğnetmeye başlatmış. Yetişkinlerin dizlerine kadar çektikleri çizmelerle bile o suya girerken kırk besmele çektikleri yerde, küçücük Zeynep’in sırtına vura vura yaptırırmış bu işi. Zaten o çocuğu gördükçe sinirleri tepesine çıkıyormuş. Kimseden çekinmesi yokmuş. Adı üvey ana değil mi?. Kimsenin bir şey demeye de hakkı yokmuş. Herkes kendi derdinde, kendi boğazında...

O sabah kalabalık sofralarında kuru katık ne varsa yemişler. Ocaklıkta yanan odunların çıtırtısına, çocukların itiş kakış sesleri eşlik ediyormuş. Zeynep’le Halil İbrahim analarını kızdırmamak için böyle zamanlarda sessiz kalmaya çalışsalar da, çocukluğun saf galesizliğiyle kendilerini bu tatlı didişmelerin içinde buluveriyorlarmış.

Ülfet çatık kaşlarıyla bağırınca bir anda sessizlik olmuş. Herkes başını önüne eğip kahvaltısına devam etmiş. Kahvaltı bitince Ülfet Halil İbrahim’le birlikte köyün kahvesine yollanmışlar. Son zamanlarda yavaş yavaş eli iş tutsun diye, Halil İbrahim'i yanında götürüyormuş. Hava çok soğukmuş. Soğuktan da öte… Kuru ayaz bıçak gibi kesiyormuş. Alçak evlerin damlarından buz saçakları sarkıyormuş. Gece yağan karın yüksekliği 1 metreyi geçmiş. Ama havanın soğuğunu kırmak yerine daha da keskinleştirmiş. Sokaklarda in cin top oynuyormuş.

Zeynep sıcacık ocaklığın yanına çönmüş kardeşlerine oyun oynatıyormuş. Bulaşıkları yıkayan analığı tahammülsüz bir ses tonuyla:

-Sen ne duruyon burda? Ben akşamdan ahara ip goydum, sabah oyalanmadan çiğneyeceksin onu demedim mi? Hemen ahara gidiyosun. Yürü hadi!


Zeyneb’in saçları köklerine kadar dikilmiş. Eli ayağı titremiş. Ürkek ürkek:

-Ana hava çok soğuk. Accık ısınsa da yapsam olma mı?

-Seni orasbının doğurduğu seni! Sen kim oluyon da benim lafımı çiğneyon. Yörü, elimde kalıcen şimdi!

Zeynep, korku içinde evden çıkmış. Havanın soğuğu nefesini kesmiş. Aharın üzeri kalın buz... Alttaki iplikler demir gibi sertleşmiş. Zeynep 5 yaşında… Sırtında eski bir hırka, ayağında delik çoraplar, lastik ayakkabı…

"Gözleemi kapatıısam belki o gadar acımaz" diye düşünmüş. Aharın alçak duvarına tutunmuş. Ayaklarını buzlu suya sokacak. Ama elleri duvarın soğuğuna dayanmamış. Çekmiş hemen. Nasıl girse, nasıl başlasa? Analığı daracık pencereden uzatmış kafasını:

-Gözün kör olsun senin emi. Pis musibet. Halâ ne dikiliyon orda. Girsene ahara… Gelirsem bak elimden kimse gurtaramaz seni.

Zeynep korkuyla karışık bir cesaretle atlamış buzlu suya. Bir anda bütün vücuduna keskin bıçaklar saplanmış. Sivri oklar bacaklarını delip geçmiş. Umutla başını çevirip bakmış analığına. Kara gözleri kıpkırmızı... Burnundaki sümük bile donmuş. Çenesi birbirine çarpa çarpa, acı içinde ve umutla…

Analığı bi an tereddüt etmiş. Ama sonra :

-Hadi dedim uyuz köpek. Hadiiiii!

Baldırına kadar çıkan suyun içindeymiş. Ağlaya ağlaya hareket etmeye çalışmış. Buzların içindeki ipler ayaklarının altında kütür kütür ses çıkarıyormuş. İncecik lastik ayakkabının tabanına çivi gibi batıyorlarmış. Acı mı daha beter, korku mu? Çiğnemek için bütün gücüyle gayrete gelmiş. Ama bacaklarına temas eden her buz parçası, iliklerine işleyen soğuk… Acı, uyuşukluk, tenine batan iğneler, saplanan bıçaklar… Dayanamamış. Ne olursa olsun deyip çıkmış ahardan. Acı korkusuna üstün gelmiş. Tutmayan bacaklarını sürüye sürüye, arkasında ıslak bir iz bırakarak evin kapısına ulaşmış.

"İçerisi ıscecik. Allah’ım bi vaasam ocaklığın başına."

Kapıyı güç bela açmış. Adımını içeri atar atmaz, orada bekleyen analığı saçlarından yakalamış. Geriye doğru çektikçe çekerken bir yandan büyük bir öfkeyle bağırıyormuş. Gözlerindeki öfke her zamankinden daha şiddetli, daha acımasız…

Zeynep bi an analığının elinde demirden tezgah mekiğini görmüş. Bir an sonra o mekiğin burnuna sokulduğunu. Ardından gelen yumruk, burnuna giren mekiğin dışarıdaki ucuna inmiş. Gözleri kararmış, dizleri tutmamış. Acı her yerdeymiş. Minicik bedeni salıvermiş kendini. Buz tutan bacaklarının arasından sıcacık bir şey aktığını hissetmiş. Burnundan akan kan da yüzünü ısıtıyormuş. Saçı çeken eller gevşemiş. Başı olması gerektiği yerdeymiş şimdi. Mekiği soktuğu hiddetle geri çekmiş analığı. Kan daha da artmış. Beyni karıncalanıyormuş Zeynep’in. Titriyormuş, ağlıyormuş, ama sesini çıkaramıyormuş. Sonra aynı hırçın eller burnunun içine kar tıkmış. Ardından yine bağırmış:

-Gıkını çıkarırsan, birine bi şey dersen öldürürüm seni çocuk! Elimden kimselee alamaz. Git elini yüzünü temizle!
Bu olay ilkmiş ama son değil...

HER PAZARTESİ YENİ YAYIN

ROMAN PROJESİ BECERİKLİ KADIN'IN -HATİCE ÖZTÜRK- NOTER ONAYLI ÇALIŞMASIDIR. BÖLÜMLERİN HERHANGİ BİR YERDE İZİNSİZ YAYINLANMASI, KOPYALANMASI, DAĞITILMASI, PAYLAŞILMASI VB DURUMLARDA HUKUKİ SÜREÇ BAŞLATILACAKTIR.

4 yorum

  1. Çok üzücü bir yerde kalmış,inşallah rüyama girmez, hemen ptesi olsun yeni bölüm gelsin :)

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. Annem rahmetli anlatırken sanki bunları yaşayan kendisi değilmiş gibi içselleştirmeden anlatırdı. Sanırım hayatta kalmayı böyle başarabilmişti. Benim için yazması hiç kolay değil. Ama onun için iyi bir şeyler yapmak istiyorum. Belki okuyup ruhu için dua edenler olur. Bu beni daha çok motive ediyor. Yorumunuz çok değerli. Çok teşekkür ederim.

      Sil
  2. Çok üzüldüm çok.. içimde sıkıntı vardı okudum içim iyice sızladı.. 😔

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. Canım. Sanırım kurgu olsaydı bile insanı derinden etkilerdi. Gerçek olması daha da derinden etkiliyor.Bir de bunları yaşayanın insanın kendi annesi olması... Yorumunuz için çok ama çok teşekkür ederim. Beni cesaretlendiriyor.

      Sil

Yorumunuz için teşekkür ederim.