HİDE

Grid

GRID_STYLE
false
TRUE

blog

HIDE_BLOG

Classic Header

{fbt_classic_header}

Header Ad

HABERLER

latest

BEN KÜÇÜK BİR KADINIM 8. BÖLÜM 4

Küçük kadın Zeynep. Biri sırtında bir türlü eyleyemediği, susturamadığı bebeği; biri karnında kanıyla canıyla beslenen, onu bitkin düşü...




Küçük kadın Zeynep. Biri sırtında bir türlü eyleyemediği, susturamadığı bebeği; biri karnında kanıyla canıyla beslenen, onu bitkin düşüren ve doğmak için gelişmeye çabalayan bebeği. Kocası yanında değil, yaşı daha 15…

Üzülmemiş, aksine mutlu olmuş. Onun bir parçası daha dünyaya gelecekmiş. Onu da çok sevecekmiş. Vakit buldukça bebeleriyle oyunlar oynayacakmış. İçindeki çocuk içten içe hala orada bir yerlerde pusuda bekliyormuş işte. Arada Nadire ve Rafiye’yle ovada işi gücü bırakıp oyuna  daldıkları oluyormuş. Böyle zamanlarda öylesine mutlu oluyormuş ki…

Bazen kocasından mektuplar geliyormuş. Elbette ona değil. Babası Hacı Süleyman’a. Zaten ona nasıl yazsınmış ki? Okuması yazması yokmuş sonuçta. Ayrıca ayıpmış evde ana baba varken karısına mektup göndermesi. Hacı Süleyman mektubu alıp eve döndüğünde yüksek sesle okurmuş.

“Bismillahirrahmanirrahim.

Evvela selam eder büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden öperim…”

Diye başlayan mektuplar, yine selam ve temennilerle bitermiş. Mektupta hiç Zeynep’in nasıl olduğunu sormazmış. Ama Rabia bebekten bahsedermiş. Hacı Süleyman Zeynep’in hamileliğini son yazdığı mektupta bildirmesine rağmen bununla ilgili de hiçbir şey yazmamış Selehattin. Zeynep yine de kendi kendine:

-Nası yazcek, bubamın okuyuceni bilip duruu. Ayıp oluu deye soramaz tabi. Emme gelince biliyon ben, o da çok sevincek. Hem belki bu sefee erkek oluu… O zaman gari ağızı gulaklaanda gezee.

Diyerek kendini avuturmuş. O sıralarda görümcesi Zahide’nin durumu ağırlaşmış. Hani şu hovarda Rıza’yı bırakıp gelen, verem olan görümcesi Zahide…

Muhittin abisinin evinde ona bir yatak sermişler, neredeyse artık yataktan çıkmaz olmuş. İştahtan kesilmiş. Kurudukça kurumuş. Gözleri çukurlarında, zorla nefes alıp verirken:

-Rabiyemi çok özledim. Zeenep, yarın alıp getiisen de bi göösem oluu mu?

-Oluu aba. Maşşallah guzu gibi olmuş. Eyi bakıyola orda ona. Irza dayım ona dokanmeyo heralde. Gerçi nerde görcek. Sağda solda gezip duruymuş.

-Gezmesini köpekle yesin onun. Beni yedi yüdü. Hu halime bi bak. Yataktan çıkameyon gari. Çok yaşaman ben bööle. Bilip durun…

Sesi titremiş, gözleri dolmuş. Göğsü sıkışmış yine. Elindeki kan lekeli çaputu tutmuş ağzına, her zamanki öksürük nöbetlerinden birini savuşturmaya çalışmış. Zeynep acımış haline. Daha gencecik kadın. Gül yaprağı gibi sararıp solmuş gözlerinin önünde. Böyle giderse çok yaşayamayacağı belliymiş. Hacı Süleyman’ın içten içe onun için kahrettiğini biliyormuş. Aslında hepsi onun için çok üzülüyorlarmış ama moral vermek için ellerinden geleni yapıyorlarmış.

-Abaa, neye çıkamecen yataktan. Hastalık bu, kah yatırıı kah kaldırıı… Bööle şeyle düşünüp de kafanı bulandııma. Eyi olcen inşallah. Kimlee kimlee eyileşmedi ki bu hastalıkdan.

Umutsuz, yorgun, kızarmış gözlerle bakan Zahide başını sallamış:

-Abam. Çocuk değilin ben. Bilip durun halimi. Anamın bubamın ahını aldım, Allah’ta bööle çekdiriyo işte. Et eyle böyükleenin ahını alma emi Zeenep. İllaa bi yeeden çıkarıyo Irabbım.

-Deme ööle abam. Bubam seni affetti gari ya. Hiç ana buba yavrusuna ilenii mi? Hem ben biliyon. Eyi olcen yine ayağa kalkıceesin. Geçen ovada Hacalileen Aaşa aba anlatdı. Dirmilden bi goca garı veremliymiş. Öldü ölcek deye bekleelerken kakmış dikilmiş ayağa. Heç bişeyi galmamış maşşallah. Sen taa gençsin. Sen de ööle kalkıceesin. Aklına kötü kötü şeylee getirip durma gariii.

Böyle böyle avutmaya çalışıyorlarmış Zahide’yi. Aslında kimsenin umudu yokmuş. Yine de Allah’tan umut kesmek te olmazmış. Ertesi gün Rabia’yı alıp anasına götürmüş. Rabia bıcır bıcır küçük bir kız çocuğu. Annesinin hasta oluşunu anlayacak, algılayacak yaşta değil. Dört dönmüş annesini görünce. Zahide ise geçenlerde abisinin ona verdiği kaba şekeri sakladığı yastığının altından çıkarıp vermiş kızının eline. Korka korka kumral başını okşamış. Hastalığını ona bulaştırmaktan ölesiye korkuyormuş. Kızına sımsıkı sarılmak istese de tutuyormuş kendini. Ona devle akıllı Mehmet’in masalını anlatmış. Bu masalı çocukken nenesinden öğrenmişmiş. Rabia hevesle dinlemiş annesini. Bir yandan çürümeye başlayan dişleriyle kaba şekeri kemiriyormuş.

Böyle böyle yaşamaya devam etmiş Zahide. Öyle yer yatağında kah uzun aylar yatarak, kah arada iyi hissedip ortalıkta dolanarak. Gitti gidiyor derken yeniden canlanarak…

Günler geçip aylara dayanmış. Ve Zeynep’in doğum zamanı gelip çatmış. Ama ne sancı ne de bir doğum emaresi yokmuş. Herkes eli kulağında gelecek bebeği bekledikçe beklemiş… Bir hafta geçmiş yok, iki hafta geçmiş yok… Artık 10.cu ayına girmesine birkaç gün kala nihayet sancıları başlamış.

Yine evde annesi Hatice’nin telaşlı halleri, Rafiye’yle Nadire’nin heyacanlı genç kız bıcırtıları arasında canından can ayrılmış, kanından kan gitmiş… Bir türlü doğmuyormuş bebeği. Sıkmış dişini. Pes etmemiş. Küçücük bedeniyle direnmişte direnmiş.

Ebe Helime bu kez ilki kadar rahat görünmüyormuş. Endişeli bir halde Zeynep’in karnına bastırıyormuş, çöndürüyormu, eliyle içine girip bebeği çekmeye çalışıyormuş… Ama gelmiyormuş bebek. Hatice gizli gizli ağlıyormuş. Korku dolu gözlerle kızına bakıyormuş arada… Göz göze geldiklerinde gözlerini kaçırıyormuş. Artık kızlar bile seslerini çıkarmıyorlar, ne yapacaklarını bilemez halde kah Zeynep’in terini siliyor, kah ellerini tutuyorlarmış. Hatice’nin beti benzi atınca alıp onu dışarı çıkarmışlar. Korkmuşlar olduğu yerde bayılıp kalacak diye… Işık yengesiyle ebe birlikte yardımcı olmak için ellerinden geleni yapıyorlarmış. Sonra bir anda gelmeye karar vermiş bebek. Zeynep var gücüyle ıkınmış. İçinden upuzun, mosmor bir bebek çıkıvermiş. Ama ağlamıyormuş bebeği…

Ebe Helime hemen elini bebeğin ağzına sokmuş. İçinden pislik çıkarıp ağzını dayamış bebeğin burnuna. Oradan da çekebildiği kadar pisliği çekmiş tükürmüş tasa. Bacaklarından tutup ters çevirmiş. Poposuna, sırtına vurmuş. Yine çevirmiş burnundaki pislikleri çekmiş…

Zeynep bacaklarından akan kana aldırmadan, gözyaşları içinde ayaklanmış:

-Helime deezee! Gurtar yavrumu. Ne oluuu, bırakma. Gurtar ooolumuu!

Kollarından tutan Işık yengesi:

-Duu yengem. Duu Zeeneb’im. Çok ganaman vaa. Helime gurtarıı onu. Çırpınma yengem. Patlatcen her yanını…

Derken nihayet o beklenen ses duyulmuş. Ciyak ciyak ağlamaya başlamış bebecik. Herkes rahat bir nefes almış. Zeynep kanlar içinde olduğunun farkına varamadan atılmış bebeğini kucağına almak için:

-Bicik bi gucağıma alen. Bi sarılem ona. Allah’ım sene şükürleee olsun. Yavrumu bene bağışladın Allah’ım, sene şükürlee olsun. Aboh benim yavruma. Anaamm, yavruuumm…

Ebe Halime Zeynep’in halini görünce telaşı artmış:

-Gızım, yat hemen yat. Çok ganaman var. Durma ayakda. Tamam vercen bebeğini gucağına. Yat bi yo sen. Ben senin gucağında keserin onun göbeğini. Gurtuldu çok şüküür. Hemen eşini çıkaren ben.

Zeynep’i ikna edip yatırmışlar. Her yer kan içindeymiş. Zeynep’in benzi sararmış, teri alnından damlarken kucağına almış oğlunu. Hala doğum pisliği üzerinde olmasına rağmen başını öpmüş, koklamış. Bir yandan maharetli elleriyle çarçabuk göbeğini kesen ebe, eşini çıkarıp kanamayı durdurmak için Işık yengesinden yardım istemiş.

-Şurdeki çıkındaki guru otları ver baken bene. Gızlara seslen havan getiisinlee … Hemen rahimine dıkmamız lazım. Çabuk olsunlaa...

Zeynep yavaş yavaş kendinden geçmeye başlamış. Yüzü bal mumu gibi olmuş. Yine de gözlerini kapatmamak için direniyormuş. Gözleri hala kucağındaki bebeğinde… Ona canıyla sımsıkı tutunmuş. Bırakmamaya, pes etmemeye kararlıymış. Derken kızlardan birinin içeri girdiğini farketmiş. Sesler artık uğultudan ibaretmiş. Gözlerine sanki perde inmiş, görmek istese de göremiyormuş. İçten içe bunun biteceğini, geçeceğini, oğluyla, kızının büyüdüklerini göreceğini hayal edip, bu hayalle oyalamaya başlamış kendini.

…………

Hatice’nin sesi odayı doldurmuş:

-Açdı gözleeeni. Açdı. Çok şükür Irabbım. Bin şükür… Zeenep. Anam. Aboh benim datlı gızıma.

Zeynep şaşkın şaşkın bakınmış. Yavaş yavaş görüşü açılmaya, kulağındaki uğultu azalmaya başlamış. Sonra bi anda kucağının boş olduğunu farketmiş. Telaşla fırlamış yerinden. Birisi onun omuzlarından sıkıca tutup usulca yerine yatırmış.

-Gızım, duuu. Du gari bii. Bebeğin maşşallah guzu gibi, uyuyo bak. Beşiğe yatııdık onu. Hiç bişeyi yok. Sen çok korkuttun ya bizi. Çok şükür açdın gari gözleeni. Emme accık yatcen, ööle fırleyip kalkıveemek yok.

Ebe Helime’nin sesini tanımış Zeynep. Bayıldığını o zaman anlamış. Gözü hemen beşiğe kaymış. Örtünün altındaki bebeğini göremeyince:

-Nadire, aç baken bi hu örtüyü. Bi baken ooluma.

Nadire beşiğe seyirtmiş. Usulca açmış örtüyü. Bebeği sıkıca kundaklandığı beşiğinde mışıl mışıl uyuyormuş. O zaman rahat bir nefes alabilmiş Zeynep. Sonra artık geç te olsa yürümeye başlayan Rabia’sı gelmiş ona doğru. Açmış kollarını. Nefes nefese kalan yavrusunun dudakları yine mosmormuş. Anlamış kendisi baygınken çok ağladığını. Yanına gelen yavrusuna hasretle sarılmış. İçi acımış. Kimbilir kaç saattir annesinden uzak kalan bebek usulca yaslamış başını annesinin göğsüne. Orada dinlenmeye başlamış.

Hatice:

-Işık, bekmez şerbeti yapdıydım. Hadi bi kupaye goy getii de Zeeneb’e içireem. Dili damağı gurudu yavrumun. Ganı çekildi gitti. Bol bol içireem. Hatta sen tesdiyi al gee. Hurda yanımızda dursun. İçireem duraam. 

Işık hemen seğirtmiş. Toprak kupaya koyduğu şerbetle testi elinde, geri gelmiş. Anasına yaslanıp uyuyakalan Rabia’yı rahatsız etmeden, yavaşça dayamış Zeynep’in dudaklarına. O zaman anlamış Zeynep ne kadar susadığını.

Büyük korku ve endişelerle dünyaya gelen bebeğin adını koymak yine Hacı Süleyman’a nasip olmuş. Bu kez Zeynep:

-Bubaa. Ooluma Süleman adı çok yakışıı. Gene de sen bilisin tabi…

Hacı Süleyman pek mutlu olmuş. Gurur duymuş:

-E gari, bi Süleman daha geldi ya bu eve… Korkun bizden. Süleman efe… Oleee… Gelmeecen deye çok nazlandın emme bi geldin pir geldin. Hadi bakam, Allah ömrünü uzun etsin inşallah. Adınla yaşa emi.. Seni kerata senii.

Artık Zeynep 16 yaşında ve 2 çocuklu bir kadın. Nesi olduğunu bir türlü bilemediği ve içten içe kötü bir şeyi olduğunu hissettiği Rabia’sı ve tıpkı Ülfet babasına benzeyen, uzun, esmer oğlu Süleyman’ı…

Süleyman Rabia’nın aksine çok sakin bir bebekmiş. Annesini emip, bezi de değiştikten sonra ne ağlaması, ne huysuzluğu olmuyormuş. İçten içe “Allah bana acıdı da, yavrumu bööle uslu yaraddı, çok şükür, bin şükür, ömrüm şükür ırabbım” diye düşünüyormuş.

Süleyman bebeğin doğumunun üzerinden 6 ay geçmiş. Artık yaz işleri en yoğun zamanlarındaymış. O gün sabah ezanlarıyla tütün kırmaya gitmişler. Zeynep Rabia’yı anasına bırakıp, sırtında Süleyman’ıyla gidiyormuş tarlaya. Güneş çarpmasın diye taşlı armut ağacının dallarına bir bez gerip; sarıp, belediği bebeğini bırakıp, kardeşleriyle birlikte can hıraş çalışıyorlarmış. Bir yandan da içten içe, bebeğini akreplerden, yılanlardan koruması için dualar ediyormuş. Allah’tan güneş iyice bastırmadan eve dönüyorlarmış. Zaten kızgın güneşin altında iş görmek imkansızmış.

Ovadan, eşeklere tütünleri yükleyip, kendileri de eşek sırtında varıyorlarmış eve. Varır varmaz heybeleri çözüp, tütünleri  avluya yığıp, çoluk çocuk başlıyorlarmış iğnelere dizmeye… Elleri yapış yapış, ortalık tütün kokusuyla dolu. Ağır işmiş tütün işi. Dikmesi, otu, çapası, sulaması… Dip kırım, orta kırım, uç kırım… Dizmesi, germesi, sermesi… Tütün zamanı iş bitmek bilmezmiş. Zeynep, Süleyman'ı için avluya bi nennen beşik kurmuş. Arada kıskanan Rabia’sını da yatırırmış oraya. Tepesinin üzerinde asılı duran nennen beşikten ağlama sesi geldiğinde, önüne düşen urganla bi yandan sallar, bi yandan tütün işine devam edermiş.

O günde yüklemişler tütünü eşeklere, dönmüşler evlerine. Avluya girip tütün yükünü çözmeye başlamışlar. Nadire her zamanki gibi neşeyle:

-Guuuu. Anaaaa! Biz geedik. Yemeklee bişdi miiii?

Tahtalıkta bi takırtı duyulmuş. Sonra bir erkek sesi:

-Neyi oooo? Çook mu acıkdın gıı? Böyün yemek yook. Hepsini ben yedim. Beniilen idare etceniz garii! 

Herkes şaşkınlıkla tahtalığa bakmış. Zeynep’in yüreği güp güp atmaya başlamış. Nadire:

-Abooo. Abeeee! Ne zaman geldin sen? Naha seni emii..

Koşmuş merdivenlere doğru. Tapır tapır çıkmış basamakları. Abisinin eline yapışmış, öpmüş. İki kardeş birbirlerine sarılmışlar. Zeynep ayıp olmasın diye koşmamak için kendini zor zaptetmiş. Usulca sırtında Süleyman’ıyla merdivenleri tırmanmış. Kocasının elini öpüp başına koyduktan sonra, ışıltılı gözlerle:

-Hoş geldin. Mekdupta yazmamışın ya gelcen deye… Ayoo, hepimizi şaşırttın ya gari. 

Selehattin Zeynep’in yüzüne muzırca bakarak, usulca:

-Ben severin bööle şaşırtmeyi. Sevinmedin mi geldiğime?

Utançla kıkırdayan Zeynep:

-Sus gııı. Delii… Duyceklee şindi…

Öyle büyülü bir anmış ki bu an. Birbirlerine sarılmamak için zor duruyorlarmış. Dile kolay. İzine geldiği kısa süreyi saymazlarsa tam 2.5 yıldır ayrılarmış. Arkadan gelen ayak sesleri büyülü anı bozmuş. Ayhan abisine sarılıp hoş geldin derken, Selehattin’in gözü Zeynep’in sırtındaki bebeklerine takılmış. Bir anda gözlerindeki neşe kararmış. Ve bunu Zeynep farketmiş.

Herkes birbiriyle kucaklaştıktan sonra, tütünü avluya yıkıp sofranın etrafında toplanmışlar. Rabia babasına emmi deyip, çekinip, ondan uzak duruyormuş. Sırtından indirdiği bebeği Süleyman ise Zeynep’in kucağında boncuk boncuk bakınıyormuş. Hacı Süleyman Selehattin’e:

-Oleee, gördün mü sen Süleeman efeyi. Sene kök sökdürücek bu kerata habarın olsun. Şureye bak. Maşşallah. İki yaşında çocuk gadaa vaaaa. Doğduğunda gundağa sığmadı ayakları. Gerisini sen düşün garii…

Selehattin’in gözlerinden yine aynı karartı gelip geçmiş. Babasının yanında bebeği kucağına alıp almaması gerektiğini bilememiş. Sonra acemice uzatmış kollarını. Zeynep kocasındaki tereddütü izliyormuş. Uzatmış Süleyman’ını kocasının kollarına.

Yanlış birşeyler varmış. Ama ne? Zeynep’in içinden geçen

“Neden yavruma soğuk bakıyo? Neden yüzü bi çeşit oluyo? Ne vaa bunun gafasında? Rabiye’me bööle etmediydi. Burda olmadığından mı bööle tuhafına giddi?”

Karı koca sessizce, bir olmanın, birlik olmanın rehavetiyle mutlu mutlu uzanıyorlarmış. Sonra beşikteki Süleyman uyanmış.Zeynep hemen toparlanıp

-Ben ahıra eneen. Gusül alen gelen. Sen accık sallayıve beşiği. Hemen gelirin. Abdessiz süt vermeyen çocuğa…

Selahattin tıslamış:

-Hah tamaam… Bi buyudu şindi eesik olan. Eyi bakam. Çabuk git gee.

Zeynep bu cevapla afallamış. Ama Süleyman ağlamayı azıtmadan yıkanıp gelmek için karanlık odadan fırlamış.

Geri gelip Süleyman’ı emzirmeye başladığında Selehattin fısıldayarak:

-Bu çocuk naalı oldu bi deyive baken bi?

Zeynep neye uğradığını şaşırmış. Yıldırım çarpmışa dönmüş. Sorunun anlamını zihni reddetmiş.

-Goley olmadı. Az gaasın ölüyodum. Emme çok şükür Allah onu bene, beni de yavrularıma bağışladı.

Selehattin daha hiddetle tıslamış:

-Bene bak benee… Beni salakmı sanıyon sen? Ben burlarda yokken nerden türedi bu çocuk? Doğruyu sööle bak. Elimde galısın sonra!

Zeynep memesinde bebeği, yükselen siniri ve korkusuyla yer yatağının ucuna kaymış:

-Sen ne deyon bööle? Dediğin lafdan haberin vaa mı? Gudurdun mu gece gece. Şeytanlan geldi gene. İzine geldiiiini de mi unuddun? Aklını başına topla. Gece gece oyun buluveme başıma.

Selehattin ikna olmuş gibi görünmüyormuş. Burnundan soluyormuş:

-Ben izine gelip gittikden ne gadaa sonra doğdu bu çocuk?

Zeynep o zaman anlamış Selehattin’in neden kendisi için böyle düşündüğünü.

-10 aya gitmedi doğdu. Zamanı geldi gecdii. Gelmedi bi türlü. Garnımda öldü sandık. Hepimiz çok korkduk. Zaten doğduğunda ölüydü. Ebe Helime deeze uğreşe uğreşe gurtardı onu. İsteesen gardeşlerine sor. Hepsi biliyolaa. Bütün köy biliyoo. Hatta ebe Helime deezeye de sor. O anladıverii sana geç doğduğunu, ondan ölümleeden döndüğünü. Nerdeyse ben de ölüyoodum.
-Ne sorcen bee! Nerde görülmüş 10 aylık çocuk doğurulduğu? Bene yalan deme dedim bak, kötü olcek!

Zeynep’in saçlarından tutmuş savurmuş. Hırpalamaya başlamış. Yan odada yatan anne babası, kapının dışında yatan kardeşleri duymasın diye öyle sessiz sessiz dövüşe didişe sabahı etmişler. Zeynep perişan olmuş. Sabah sofra kurulup oturduklarında, uykusuz, gözleri kızarmış Zeynep’in hali herkesi şaşırtmış. Rafiye:

-Neyi o? Zeeneb’i bu gadaa mı özledin? Hemen başlamışın ya efelenmeye abee…


Selehattin ters ters Rafiye’ye bakmış. Tam ağzını açıp bir şeyler diyecekken Hacı Süleyman hiddetle elindeki kaşığı tasa çalmış. Gözlerini Selahattin’e dikip:

-Ne oluyooru ilk günden? Neyi bu hal? Ne ettin baken bu gıza sen? Naha deyusun oğlu. Gelii gelmez neyi derdin şuncaza eziyet ediyon?
Selehattin cevap vermeye cesaret edememiş. Hacı Süleyman daha da hiddetlenmiş:

-Ne oldu dedim sene? Cevap veremeecen işlee yapmecen benim garşımda. Bene bak eğer böyüdü, buba oldu demen alırın ayaamın altına!

Selehattin elindeki kaşığı evirip çeviriyor, bakışlarını önünden kaldıramıyormuş. Babasına duyduğu saygı ve korku bir yana, şüphesini nasıl dillendireceğini bilemiyormuş.

Hacı Süleyman bu kez Zeynep’e dönmüş:

-Bu galın gabuk gonuşmeeyo maadem, sen de gızım. Neyimiş bunun zoru?

Zeynep ne diyeceğini, nasıl diyeceğini bilememiş. Öyle ar etmiş ki… Kocam benim namusumdan şüpheleniyor nasıl diyebilsin. Tutamamış kendini ağlamaya başlamış. Onun ağladığını gören Rabia’da anasına yanaşıp ağlamaya başlayınca iyice koyuvermiş kendini. Öyle sessiz, öyle içli ağlıyormuş ki… Sofradaki herkesin boğazı düğümlenmiş. Hatice kızını kaldırmış sofradan. Götürmüş içerideki odaya. Dışarıdan Hacı Süleyman’ın bağırtıları geliyormuş.

-Zeenep, du gızım. Aklını başına topla. Bak Rabiye’yi de korkutuyon. Ağlama gari anam. Neyise derdi, çaresi bulunuu. Buben zaten onun ettiğini yanına bırakmaz. Bak şindi nasıl tımarlecek onu.

Zeynep usul usul ağlamaya devam ediyormuş. Hatice kızının derdini öğrenmeden bırakmaya niyetli değilmiş. Israrla devam etmiş:

-Bene bak gızım. İlk günden neye dövdü seni bi de baken. De de ona göre edelim ne etceesek. Sahipsiz değilsin sen. Ben varın burda. Ben oldukca seni ezdiimen. Hadi bi deyive. Neyimiş derdi?

Zeynep hıçkırıklar arasında:

-Ana, Süleman’ı kimden peydahladın deye kalkıvedi ayağa.

Hatice bu sözü duyunca başlamış dizlerini dövmeye:

-Naha kerhaneci… İftira mı etti sene? Bunuda mı duyuceedik. Ne demek Süleeman kimden? Kendi geldi etti, ardında seni yüklü çocuklu bırakıp gitti ya deyus. Bu naalı laf?

İçeriden Hatice’nin haykırmasını duyan kızlar koşup gelmişler:

-Ana ne oluyo? Zeenep? Biriniz bişey deyin. Eğer sabah sabah mubeyniye döndük. Bi deyiven bi, ne oldu?

Hatice kızlara bi hışımla:

-O götü sikliye deyin, bi taa gızıma iftira edeese eğer ben döverin onu. Hacı Süleeman’a hilen bırakman.
Kızlar analarını hiç böyle öfkeli görmediklerinden neye uğradıklarını şaşırmışlar. Karısının öfkeli sözlerini duyan Hacı Süleyman tek nefes dalmış odaya:

-Ne etmiş o hıralı bene de deyin baken. Neyi bu halin Hatcaa. Ne etmiş Zeeneb’e?

Hatice aynı öfkeyle dönmüş kocasına:

-Bene bak. Ben bureye 8 dene çocuğun üstüne geldim. Bu güne bu gün hiç birini bi yo olsun gırmadım. Emme benim gızımın namusuna dil uzatısa o deyus o zaman gari ben de ne etceemi bilirin.

-Ne namusu Hatca? Ne deyonuz anlameyon ben. Ne demiş?

-Ne decek sivsengi. Lafları sokup sokup çıkarıyo. Nereye gidiba, nereye gelibaa bakıyo mu? Evlendikleenden beri kıskançlığı yüzünden döv bubam döv. Neyi bu bööle… Ben gızımı geç buldum, çabuk gaybetmeecen. Gözüme görünmesin bi taaa! Eğer çok çikin ederin onu!

-Eeeee! Yetee gari yahu. Bi deyiven biriniz ne etmiş gene? Gızım sen de baken ne demiş Zeeneb’e abeeniz?

Rafiye korku ve endişe içinde:

-Biz de bilmeyoz buba. Bize de demedilee…

-Eğer akıl bırakmadınız insanda. Gızım Zeenep ne dedi sene bi deyive baken bi!

Zeynep gözyaşları içine, sırtındaki Süleyman’ı göstermiş:

-Bunu nerden peydahlamışın? O yokken burda naalı olmuş Süleeman?

-Neeee? Gaçılın kapıdan, gaçılın baken. Eğer elimden almee kalkın hepinizi döverin!

Fırlamış çıkmış odadan. Ama Selehattin çoktan topukları yağlamış. Kaçmış evden. Arkasından küfür üstüne küfürü basan Hacı Süleyman’ın öfkesini dindirmek hiç kolay olmamış.

Ama köylük yer. Tütünler mecbur kırılacak, iplere dizilecek. Zeynep per perişan, sırtında bebeği düşmüş yine kardeşleriyle ova yoluna.

O günden sonra bu konu Selehattin’le Zeynep’in arasında pek açılmamış. Ama Zeynep biliyormuş. Artık kocası, kendi canlarından kanlarından olan oğullarına yakınlık göstermeyecekmiş… Tek temennisi, oğluna da kendine ettiği gibi eziyet etmemesiymiş.



HER PAZAR YENİ YAYIN



ROMAN PROJESİ BECERİKLİ KADIN'IN -HATİCE ÖZTÜRK- NOTER ONAYLI ÇALIŞMASIDIR. BÖLÜMLERİN HERHANGİ BİR YERDE İZİNSİZ YAYINLANMASI, KOPYALANMASI, DAĞITILMASI, PAYLAŞILMASI VB DURUMLARDA HUKUKİ SÜREÇ BAŞLATILACAKTIR


4 yorum

  1. Tebrikler. harika bir anlatım. Elinize sağlik basarilar.

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. Çok teşekkür ederim. Sizin blogunuzun müdavimiyim. O nedenle bu övgünün sizden gelmesi benim için çok değerli.

      Sil
  2. Akşam oturup bütün bölümleri okuyacağım 👍☺️

    YanıtlayınSil
  3. Şimdiden ne düşüneceğinizi merak ediyorum. Sizin gibi profesyonel yazarların düşünceleri çok değerli 😊

    YanıtlayınSil

Yorumunuz için teşekkür ederim.