HİDE

Grid

GRID_STYLE
false
TRUE

blog

HIDE_BLOG

Classic Header

{fbt_classic_header}

Header Ad

HABERLER

latest

BEN KÜÇÜK BİR KADINIM 8. BÖLÜM 5

Selahattin geldikten sonra hayat Zeynep için kah kolay, kah zor geçmeye başlamış. Bir şekilde anlaşmanın yollarını buluyorlar, aralarınd...



Selahattin geldikten sonra hayat Zeynep için kah kolay, kah zor geçmeye başlamış. Bir şekilde anlaşmanın yollarını buluyorlar, aralarındaki sorunları ev halkına yansıtmadan üstünü kapatıyorlarmış. Süleyman bebek büyüyüp yürümeye, Rabia ise adam akıllı konuşmaya başlamış.

Gerçekten de Zeynep’in korktuğu gibi, kocası Süleyman’a karşı mesafeli duruyormuş. Arada hiç yoktan azarlıyormuş yavrusunu. Zeynep içten içe çok kırılıyormuş. Kimi zaman diklenip:

-İnsan utanıı hu ettiğinden. El gadar çocuktan ne isteyon sen? Yavrum korkusundan yaneşmeyo yanına. Ağzı va dili yok. Yetee gari bak sonra eyi olmecek.

Selahattin saçma cevaplarla geçiştiriyormuş. Ama biliyormuş Zeynep. Şeytanın fesadı bi kere girmiş kocasının zihnine. Kolay kolay kurtulamayacakmış bu fesattan.


Bir akşam sofradan kalktıktan sonra Hacı Süleyman:

-Oolum, hu gız bureye nası geldi biliyon. Kaç yıl oldu bubasını görmeyeli? Şindi çocuklaanız da oldu. O adamın bu çocuklaada hakkı vaa. Dedesi onların. Topleşin çoluk çocuk gidin yanına. Bi sarılıp gucakleşin. Bubeyle evlat arasında küslük eyi değil.

Zeynep’in gözleri parlamış. Hiç beklemediği bir şeymiş bu. Gerçekten de babasını çok özlemiş, kardeşleri burnunda tütüyormuş. Minnetle Hacı Süleyman’a bakmış.

Selahattin ise şaşkın:

-Gitmesine gidelim buba da, elde avuçda bişey yok. Nası gidelim o gadaa yolları. İki çocukla goley değil ki…

-Ben verin size yol harçlığınızı. Böyün yarın tütün parasını ödecek devlet. Allah devletimizden razı olsun. O paradan ayırırız, gide geliisiniz. Barışsın bu gız bubasıyla. En son maakemede gördüydü. Bi araye gelsinlee. Hasret gideesinle. Hem senin de damadı olarak elini öpmeye gitmen lazımdı. Askerliğin girince areye ses etmedim ben. Emme vakit geldi gari…

Fazla zaman geçmemiş, tütün parasını alan Hacı Süleyman yol harçlıklarını vermiş. Hediye götürecekleri mahsullerden doldurmuşlar heybelere. Ev halkıyla helalleşip, dualarla uğurlanmışlar.

Zeynep yol boyu karışık duygular içindeymiş. Ya babası onları kabul etmezse? Ya yüz çevirirse? Ya kardeşleri onu unuttularsa? Ya üvey anası eskiden kendisine yaptığı gibi çocuklarına karşı kötü davranırsa? “Yoook, onlara ileşmez. Onun derdi benleydi. Ben de evlenmiş barklanmışın gari, ne etcek bene. Başımda gocam vaaa. Bi şey edemez”

Çocuklarla yolculuk hiç kolay olmamış. Rabia’nın alıştıkları huzursuzlukları, yolda ikiye katlanmış. Süleyman babasının korkusundan sesini çıkaramıyormuş ama çok yorgun düşmüş. Ama nihayetinde Yeniköy’e ulaşmışlar.

Babasının evinin olduğu sokağa girdiklerinde Zeynep'in gözüne ilk takılan şey, iplik çiğnediği ahar olmuş. Bir anda hücum eden kötü anıları başını sallayarak uzaklaştırmaya çalışmış. Selehattin eşinin bu evde yaşadıklarını bildiğinden:

-Korkma, ben varın yanında. İnşallah eyi garşılanıcez. Aklına kötü şeylee getiime gari.

Eşinin bu desteğiyle güç bulmuş Zeynep. Başıyla onaylamış. Eski tahta kapının önüne ulaştıklarında, kucağında Süleyman’la Selehattin’in arkasında durmuş. Rabia’nın elinden tutan eşi, kapıyı çalmış. Kapı açıldığında karşılarında duran genç kız şaşkınlıkla çığlık atmış:

-Ablaaaa!

-Zayıdaaaa!


Zeynep, kardeşi Zahide’ye sarılmış. Gittiğinde küçücük bıraktığı Zahide’nin bu kadar büyümüş olduğuna şaşırmış. Üstelik büyüdükçe, sanki ikizi kadar kendisine benzemiş. Zahide şaşkınlıkla ablasından ayrılırken:

-Ablaa, anaa. Siz nerden çıktınız? Şaşırdım kaldım ben. Buyrun, buyrun…

İçeri girdiklerinde Zeynep, evi bıraktığı gibi bulduğuna şaşırmış. Küçücük değişiklikler haricinde her şey aynıymış. Sesi duyan diğer kardeşleri ve analığı ayaklanmışlar. Babası görünürde yokmuş. Analığı Zeynep olduğunu görünce gerisin geri oturduğu divana çökmüş. Kardeşleri sırayla sarılıp hoş geldin demişler. Analığı ise gözlerini kısıp, yandan yandan onları izliyormuş.

Önce yanına Selehattin gitmiş. Elini uzatıp:

-Ana, ben Seleddin. Zeenep’in gocasıyın. Senin damadınım. Ver elini öpem.

Başı yukarda, Zeynep’i işaret ederek, isteksizce:

-Eyi, öp bakalım damat. Sen de bunun gibi hayırsız değilsindir inşallah.


Selahattin bir şey demeden elini öpüp alnına koymuş. Çocuklar sessizce izliyorlarmış. Zeynep’te çekinerek yaklaşmış analığına:

-Ana, ver elini öpem.

-Eyi hatırladın bizi. Yıllarca sene baktım ben. Yediidim, içiidim. Boğazına dursun emi. Bumuydu benim sene ettiklerimin garşılığı. Elimi öpcekmiş. İstemen. Lazım değil senin el öpmen.

Selehattin devreye girmiş:

-Ana. Zeyneb’in bi suçu yok. Bi suç vaasa o da bizdedir. Çoktan getiimem lazım dı emme, elimiz ermedi. Yoksa ona galsa şindeye gadar elli kere geliidi. Darılma ona. Darılceesen bene darıl.


Zeynep kocasının bu koruyucu haline şaşırmış. Demek ki henüz yeterince tanıyamamışım onu diye düşünmüş. Analığı ise Selehattin’i duymamış gibi:

-Biz seni burdan halanla göndermedik mi? Orda galıp dönmecekmiydin? Emme sen ne ettin? Seni bırakıp goceye giden anene gaçtın. Bi de utanmadan maakemede anamla galen demişsin? Şindi hangi yüzle geldin bureye. Buben seni affedee mi sanıyon?


Zeynep başı önünde cevap vermiş:

-Ana. Ben taa çocukdum ya o zaman. Aklım başımdamıydı? Anam hadi deyince yok deyemedim. Bene çok emeğin geçdi. Ben onları çiğneemiyin hiç. Hepiniz burnumda tüttünüz. Kaç yıldır ayrı galdık. Bak çoluğa çocuğa garışdım. Ev dün sahibi oldum. Seleddin askere gittiğinde yüklüydüm. Döndü geldi, ova yazı derken… Anca elimiz erdi. Yoksa şindeye gadar gelmezmiydik. Ver ana elini. Öpem. Küslük olur mu hiç aneyle evlat arasında?
Analığı, karşısında tedirgin gözlerle bekleyen Zeynep’e karşı başını başka yöne çevirip, elini uzatmış. Zeynep’in içi ferahlamı, uzanan eli öpmüş. Sonra tekrar kardeşleriyle sarılmışlar birbirlerine. Hepsi öyle büyümüşler ki... Şaşırmış.

Getirdikleri hediyeleri heybelerden çıkarıp, kardeşleri Zahide ve Öznur’la birlikte yerleştirmeye başlamış. Bir yandan da kardeşleriyle sohbet ediyormuş. Onları ne kadar özlemiş olduğunu tekrar anlamış. Eşi Selehattin’de analığıyla sohbet ediyormuş. Allah’tan Selehattin sohbet etmeyi çok severmiş te, onu şu anda bulunduğu durumda azar işitmekten kurtarıyormuş.

İşleri bitince oturup hasbihal etmişler. O sıra İsmet babasını çağırmaya gitmiş. Zeynep’in yürek atışları yine hızlanmış. Babasının onu nasıl karşılayacağını düşünüp, içten içe huzursuz olmuş. Derken Ülfet’in geldiğini duymuşlar. Karı koca hemen ayağa kalkmışlar. Çocuklarını da önlerinde tutarak, heyecanla gözlerini kapıya dikmişler.

Analığı:

-Baben benim gadar yufka yürekli değildii. Bilisin sende… diye sessizce fısıldamış. Zeynep daha da paniklemiş.

Kapıdan içeri giren Ülfet, uzun boyuyla Zeynep’in gözüne öyle yakışıklı görünmüş ki… Ne kadar çok özlediğini bi daha hatırlatmış bu his. Koşmuş babasının ellerine yapışmış:

-Buba. Hoş geldin.

Ülfet istemsizce uzatmış elini. Zeynep öptüğü eli geri bırakırken, telaşından titriyormuş. Peşinden gelen Selehattin’in el öpüşünü izlemiş. Dönüp çocuklarına:

-Öpün hadi dedenizin elini…

diyip onları ileri itmiş. Çocuklar çekinerek dedelerine yaklaşıp ellerinden öpmüşler. Sonra hiçbir şey olmamış gibi divanlara, yer minderlerine oturmuşlar.

O saatten sonra eski defterler pek açılmamış. Açılırsa Hatice’nin adı geçeceğinden, her biri bu konuda çok dikkatli davranmışlar. Hal hatır sormuşlar birbirlerine. Havadan sudan konuşmuşlar. Allah’tan Selehattin’le Ülfet iyi anlaşmış. Koyu muhabbetlere dalmışlar. Zeynep öyle rahatlamış öyle mutlu olmuş ki… Tüm korkularından sonra bundan daha iyisini düşünemiyormuş.

Böylece 2 gün geçirip 3. güne gelmişler. Her şey çok güzel, beklediklerinden çok daha iyi gidiyormuş. Uzun yoldan geldikleri için 10-15 gün kalmayı planlıyorlarmış. Ama o günden sonra hiçbir şey planladıkları gibi olmamış. Bütün o huzur, neşe, rahatlama… Uçup gitmiş.

Kuşluk vakti, yiyip içip sohbete daldıkları sırada analığı diğer odaya geçmiş. Aradan çok vakit geçmemiş ki içeriden haykırışı duyulmuş. Hepsi şaşkın, ne olduğunu anlamak için fırlamışlar ayağa. Onların gitmesine kalmadan, bir hışım dalmış odaya. Direk Zeynep’e dönüp:

-Sen çaldın demi? Seni hırsız seni! Zaten buraya barışma bahanesiyle gelmenizden anladıydım bi bokluk yapıceeni. Çabuk çıkar bakem çaldıklaanı, nereye sakladın?
Zeynep neye uğradığını şaşırmış. Bi anda dünyası başına yıkılmış. Darmadağın olmuş:

-Neyi ana? Ne çalınmış? Benim bi yeeden haberim yok. Kimsenin bi şeyini ellemen ben. Neyse bulamadığın git bi daa ara. Bene iftira etme.

Bunları söylerken ayaklarının bağı çözülmüş, göz yaşlarını tutamamış. Selehattin Zeynep’in halini görünce atılmış:

-Zeeneb’in önüne altın yığseniz, bi denesine dönüp bakmaz o. Sen daa eyi bilisin. Sen böyüttün onu. Yanlışın va analık. Gaybettiğin neyse goyduğun yeri unutmuşundur. Günahını alma Zeeneb’in.

Analığı geri adım atmamış. Aynı öfkeyle tiyatrosunu sürdürmüş:

-Tabi ben bilirim ben onu. Evden yağları çalıp çalıp daşırdı. Eskiden beri vaadır onda bu huy. Siz daa öğrenememişiniz demek.

Tekrar dönmüş Zeynep’e:

-Bene bak. Saçını başını yolmadan nereye sakladıysen çıkar dedim.

Ülfet girmiş devreye:

-Sen ne diyon garı? Neyin gayboldu. Bi de de biz de bilelim. Zeenep yapmaz öyle şey. Kendine gel bakem!

Bu uyarı analığı iyice öfkelendirmiş:

-Tabi, senin gızın ya… Toz gondurma ona. Yıllaaca saçımı süpürge eddim. Gine yaranamadım, gine yaranamadım. Ben kimin deemi?


-Sene laf eden yok. Durup duruuken oyun buluveeme şindi. Neyin çalındı dedim. Ona cevap versene…

Öfkeyle cevap vermiş analık:

-Gece gündüz çalışıp aldığım çeerek altınım yok. Yatakların arasına goyduydum. Dün odeye girdi senin bu gızın. Çocuk uyutcen deye bahane etti bide utanmaz arlanmaz. Meğer altınımı çalcekmiş. Çabuk çıkarsın versin. Yoksa defolup gitsinlee!

Öyle bi hengame kopmuş ki… Zeynep’le Selehattin ne yapacaklarını bilememişler. Allah biliyormuş Zeynep’in böyle bir şey yapmadığını, onlar bilmese de olurmuş ama işte öyle demekle, hissetmek başka bir şey. Çok üzülmüş Zeynep. Çok büyük hüsrana uğramış. Sebepsiz yere suçlu hissetmişler. Alel acele toparlanmaya başlamışlar.

Ülfet çok üzülmüş bu duruma ama kalın dese olmayacak, gidin dese olmayacak… Bir yanda 8 çocuğunun anası, bir yanda kızı… Sessiz kalmış.

Çocuklar korka korka ablalarına yardım etmişler. Anneleri hala söyleniyormuş. Tak tuk, elinde ne varsa çarpa çarpa güya iş görüyormuş. Çıkan her gürültüyle Zeynep’le Selehattin’in yürekleri ağızlarına geliyormuş. Nihayet yüklerini yüklemişler. Buruk bir vedalaşma olmuş aralarında. Göz yaşları içinde gerisin geri yola koyulmuşlar.

………..


Kış bitmiş yaz gelmiş. Zeynep yine hamileymiş. Doğumuna daha birkaç ay varmış. Süleyman adam akıllı ayaklanmış, Rabia ise koca çocuk. Çocuklarını Hatice bakarken, Zeynep kocası ve kardeşleriyle birlikte tarla bahçe işlerine koşturuyormuş. Alışıldık köy işleriyle günlerini geçiriyorlarmış.

Ama hiç biri huzurlu değilmiş. Çünkü Zahide’nin durumu ağırlaşmış. Veremli genç kadın artık yataktan hiç kalkamıyor, nöbetleri arka arkaya geliyormuş. Küçük bir çocuk kadar kalmış bedeninin daha fazla dayanması imkansızmış.

Kaç yıldır, öyle çok çekmiş ki kadıncağız. Azıcık rahatlar umuduyla Hacı Süleyman duyduğu yerden ilaç yaptırıp getirtiyormuş. Belki de bunca yıldır direnmesini, dayanmasını sağlayan onlarmış… Kimbilebilir ki…

Ama artık vakit yakınmış. Bunu hepsi biliyorlarmış. Ovada buğday biçerken bir yandan kötü haber ha geldi ha gelecek diye bekleşiyorlarmış. Derken artık 14 yaşında olan evin en küçüğü Hüseyin eşeğini deli gibi koşturarak çıka gelmiş. Hepsi kötü haberin geldiğini anlayarak ellerindeki orakları bırakıp Hüseyin’e koşmuşlar. Selehattin:

-Deme abem. Deme…

Hüseyin göz yaşları içinde:

-Abee, yetişin. Gidip helalleşin. Abam gidibaa garii.

Hepsi apar topar eşeklerine binip, doğruca Kayalar mahallesine sürmüşler. Muhittin’in evinin önünde çoktan kalabalık toplanmaya başlamış. Eşeğinden inen kapıya koşmuş…

Zahide öylece, mum gibi yatıyormuş. Güç bela nefes alıyormuş. Kardeşlerinin geldiğini hissetmiş gibi, usulca açmış gözlerini. Önce boş boş bakınmış. Sonra bi anda tanımış gibi can gelmiş o gözlere.

Evin içi kadınlarla doluymuş. Yukarı köyden İsmet hoca Yasin okuyormuş. Ağlayanlar, iç çekenler… Herkes üzgün. Herkes beklemekte…

Kardeşlere yer açmak için çevresinde oturanlar kalkıp başka yerlere geçmişler. Ovanın tozu kiriyle, ter içinde kalmış kardeşler çevresine diz çökmüşler. Ne yapacaklarını bilemez halde ağlamaya başlamış her biri. Selehattin:

-Abaa. Biz yanındeyiz. Korkma emi?

Zahide gözlerini çevirmiş Selehattin’e. Gizli bir sır verir gibi fısıldamış:

-Korkmeyom abam. Benim vakdim geldi gari. Ben gidiyon gari. Rabiye’me sahip çıkın oluu mu?


Evin içinde hıçkırıklar yükselmiş. Selehattin:

-Gözün arkada galmasın. O bizim gardeşimiz. Her vakit elimiz üstünde oluu.

Sonra duraklamış. Peşinden hıçkırarak

-Hakkını helal et benim güzee abam.

-Helal oosun. Siz de edin emii…

Kardeşler ve evdeki kalabalık hep bir ağızdan:

-Helal olsun. Demişler.

Yasin’in sonu gelmeden nefesi kesilmeye başlamış. Bir iki kuş gibi çırpındıktan sonra hakkın rahmetine kavuşmuş. Bir anda evde yaslar yükselmiş, Hacı Süleyman hıçkırıklar içinde kızına yaklaşıp, açık kalan gözlerini kapamış. Köyün yaşlı kadınlarından Hörü teyze gelip elindeki çaputla çenesini bağlamış. Üzerindeki yamalı yorganı çekip yüzünü kapatmış…

Zahide’nin ölümünden sonra bir süre evde tat tuz kalmamış. Herkeste bir yorgunluk, herkeste bir bezginlik. Ama zaman geçtikçe hayat normale dönmeye, işler her zamanki gibi akmaya başlamış.

Aradan 3 ay geçmiş. Sonbaharın serin zamanlarıymış. Zeynep 18 yaşında 3. bebeğini kucağına almış. Adını Hatice koymuşlar. Anasının adına hasret geçirdiği yıllara inat, Hatice’sini de tıpkı diğer çocukları gibi sarıp sarmalamış. Günden güne çoğalmak… Günden güne büyümek..

Küçük kadın Zeynep. Artık 18 yaşında, 3 çocuklu olgun ama küçük kadın Zeynep. Selehattin’in kıskançlıkları yüzünden geceleri dayak yemekten kurtulamayan, boğaz çokluğu yüzünden gündüzleri çalışıp didinen Zeynep.

Yine de mutlu hissediyormuş. Çünkü Allah ona 3 tane birbirinden güzel, sağlıklı çocuk vermiş. Sadece bunun için bile yaşadığı bütün kötülüklere değer olduğunu düşünüyormuş. Kışı her kış olduğu gibi yine sobanın başında geçirmişler. Bahar yaklaşmış. Yağmurlar artmış.

Bir gün Selehattin kahveden geldiğinde babasına:

-Buba, senle önemli bişey gonuşcen. Demiş.

-Eyi oolum, otur gonuşalım bakalım. Hayırdır inşallah?


-İnşallah hayırdır buba. Kaavede oturuuken Şevketleen Hacı Osman abee geldi. Böyün Acıpayam’a gitmişmiş. Aamat abeenin dükkanına uğramış. Orda Manisa’dan gelen bi adamla tanışmış. Adam Soma’da madende çalışıyoruymuş. Çok eyi parası vaa demiş. Adam eğsikliği çok çekiyoolaa. Köyünüzde vaasa iş areyen geesin hemen işe başlasın demiş.

-Eeeee?

-Ben de deyon ki, birken iki olduk, ikiyken üç olduk. Ev zaten galabalık. Tarlala bi yıl ekilse bi yıl nadasa bırakılıyor. Yağmur yağmadımı dert, yağdımı dert. Elimizde avucumuzda bi guruş galmeyo. Bişey olsa dıpdızlak galırız ortada. Giden orda çalışen deyon. Belki bi kenara üç beş guruş ayırırız. Eğee tabi izin veriisen?


Hacı Süleyman böyle bir şey beklemiyormuş. Önce şaşırmış. Düşünmüş biraz. Oğlu haklıymış. Kıtlık her yerdeymiş. Para pul zaten eskilerde kalmış. Kıt kanaat geçiniyorlarmış. E oğlu da artık aile reisi, elbette kendi çoluğunu çocuğunu düşünecekmiş. Sonunda kararını bildirmiş:

-Eyi oolum. Git çalış bakaam. Dedikleri gibiyse accık para biriktiriisin. Nasıl oosa çocukla aburda, bi çatının altındeyiz. Aklın onlaada galmaz. Eyi oluuu.

Karar verilmiş. Gurbet yolları görünmüş. Zeynep’te sevinmiş bu duruma. Yazın iş yükünün ağırlığında Selehattin yanında olsa iyi olurmuş elbette ama, yaz gelince kavgaları arttığından bi yandan da gitmesi işine gelmiş. Üç yavrusuyla, ana ocağında bi şekilde olur giderlermiş.

MADEN OCAĞI:

Selehattin madeni uzaktan gördüğünde, tüyleri diken diken olmuş. Küçük tepelerin arasında, madenden çıkarılmış kömür yığınından oluşan tepecik… Issız bir dünyada kaybolmuş gibi hissetmiş kendini. Yaklaştıkça ayrıntılar netleşmiş:

-Gara elmas deye buna deyoola demek.

Yanında oturan İsmail çavuş:

-İlk gördüğünde bi çeşit oluu insan. Sonra zamanla alışılıyoo. Sen de alışıısın arkıdeş. Hiç korkma.

Bindikleri minibüs zıplaya zıplaya maden ulaşmış. Diğerleriyle birlikte araçtan inmişler. İsmail çavuş Selehattin’e:

-Sen benim yanımdan ayrılma. İlk gün zorduu. Biz burda birbirimize hep desdek çıkarız. Ööle olmasa kimse çalışımaz burda. Sonuçda canlaamız birbirimize emanet demi yaa. Hepimiz birbirimize güveniriz.

-Tamam çavuş. Hem ben hiç bişeeden korkman. Dediydim ya sene. Darıveren’li deli Seleddin derlee bene. Allah’tan başka hiç bi şeyden korkman evel Allah.


Çavuş bu cahilce cesarete gülmüş:

-Ööle tabi yaa. Ne korkuceen deemi? Ha yerin üstü, ha altı…

Maden ağzının yanındaki kapalı barakada üstlerini değiştirmişler. Sonra gireni yutacak gibi görünen ağızdan içeri girmişler…

İsmail çavuş Selehattin’i teleferiğe yönlendirmiş:

-Bununla encez yerin dibine. Korkma, sağlamdır. Baksene dolmeye başlamış bile. Hadi gee binelim.

Selehattin içten içe:

-Benim ne işim vaa burda. Açlıktan ölüyomuyduk. Şureye bak. Diri diri mezara gidiyoz. Tüh gari…

Bindikleri teleferik sallana sallana aşağıya, bilinmeze doğru yol almaya başlamış. Ellerindeki fenerlerle kimi zaman daralan, kimi zaman genişleyen tünelin içinden sallana sallana gidiyorlarmış. İşçiler sanki sıradan bir şey yapıyor gibi rahat görünüyorlarmış. Ama Selehattin derinlere indikçe nefes alamamaya başlamış. Soğuk terler alnından süzülüyormuş. İşçilerden biri:

-Sen heralde yenisin. Korkma arkıdeş, biz her gün enip çıkıyoz bu cehenneme. İlk zaman biz de senin gibiydik. Boğuluu gibi oluusun emme alışı gideesin.
Bu sözler niyeyse inandırıcı gelmemiş Selehattin’e. Biraz panikle:

-Taa ne gada enicez aşşaayaa? Bu gadaa derinde mi bu melet. Git git bitmedi ya yol…

-Accık taa gitcez arkıdeş. Du bakam, yeni çıktık yola. Taa yüz metreye anca endik ya…


Selehattin yüz metreyi duyunca kalbi çıkacak gibi olmuş. Kendi kendine:

-Bi de gabadayılık ediyodun. Taa gitceen yere varamadan korkudan geberip gitceen burlardan. Ne bok işin vaadı burda, güzelim köyünü, garını, çocuklaanı bırakıp geldin?

O anda imkanı olsa gerisin geri dönermiş ama artık tren kalkmış bi kere…

Nihayet inecekleri yere gelmişler. Burası kalın direklerle güçlendirilmiş geniş bir tünelmiş. Duvarlara vurdukça çıkan kazmaların sesi yankılanıyormuş. Hep birlikte inmişler ve sese doğru yürümeye başlamışlar. Hepsinin elinde yiyeceklerini koydukları çıkınlar, kazmalar, kürekler…

Selehattin bi an fenerlerin sönüverdiğini hayal etmiş. Karanlıktan korkmadığı halde, burada karanlıkta kalmanın nasıl bir his olacağını düşünmüş. Tüm bedeni alarma geçmiş. Öyle bir şey olsa sağını, solunu, yukarısını, aşağısını bilemeyeceğini farketmiş. Fare gibi kapana kısılıp ölüp gideceğini… Zihninden bu ürkütücü fikirleri uzaklaştırmış. İşçiler ve İsmail çavuşla birlikte konuşa konuşa ilerliyorlarmış ama o, sohbete odaklanamıyormuş. Yerlerdeki rayları farketmiş. Az ileride küçük vagonlar varmış. Kömürün bu vagonlarla yüzlerce metre yerin dibinden yukarıya nasıl çıkabildiğine şaşırmış. Derken nihayetinde arına varmışlar.

Kazma sesleri buradan geliyormuş. Selehattin başını kaldırıp tavana bakmış, sonra duvarlara… Binlerce ton kayayı, toprağı tutan tahta direklere, sütunlara… Akıl karı değilmiş bu iş. Düşündükçe daha çok panikliyormuş. Kafasını sallayıp düşüncelerini dağıtmak, onu korkutan iç sesinden kurtulmak istemiş.

Ona tarif edildiği şekilde kazma vurmaya başlamış. Bedeni zayıf olsada güçlü kolları kazmayı ustaca sallıyormuş. Ama her kazma vuruşunda tepesinden dökülen kömür tozları aklını başından alıyormuş.

Ayrıca hava öyle yoğunmuş ki… Nefes alması gittikçe zorlaşıyormuş. Sanki biri tüm gücüyle bedenini sıkıyor, nefesini kesiyormuş. O sıra aklına rahmetli annesiyle ablası gelmiş. Acaba onlar da böyle mi hissediyorlardı diye düşünmüş. Elinden geldiğince konuşarak ve kazma sallayarak sıkıntısını bastırmaya çalışmış.

Burnunun içi, kulaklarının içi, boğazı, gözleri, tüm bedeni kömür tozuyla kaplanmış. Nefes alması daha da zorlaşıyormuş:

-İsmeyl çavış. Bureye gadaa hava nasıı geliyor? Fare deliği gada yerlee. Her yerde tünel vaa da, yerin dibindeyiz. Hava burlaa da bitmesi lazım dee mi?

İsmail çavuş kazma sallamayı bırakıp cevap vermiş:

-Arada geliiken yakınından geçdik emme ilk gün ya sen farketmemişindir. Hava delikleri vaa. Yokarıdan burlara hatta daha derinlere gadaa eniyoo. Ordan gelen hava işte bu tünellere gadaa gelii. Yoğsa havasızlıkdan boğuluu gideriz.

-Dooğru deyon. Adamlaa nelee düşünmüşlee? Ta burlara gada enip kömür çıkarmek kimin aklına gelii di? Şureye bak. Eğer edilcek iş değil bu. Benm gözüm yıldı. Şindiden ciğerleem bitti.

-Millet kömürün naalı çıkdığını bilse yakmeye gıyamaz. Dışardan goley geliyoo. Emme içine girince görüyon işdee. Bizlee gada helal para gazanan yokdur şu dünyada. Hiç birimiz çok yaşemeyiz. Ciğerlemiz çürüü burda. Etimiz kemiğimiz çürüü. Erken yaşda gocarız. Ne etcesin? Ekmek parası. Çoluk çocuk ekmek bekleyoo. Mecburuz bi yerde…

Nihayet yemek molası verdiklerinde herkes oturup önüne çıkınını açmış. Çıkının içindekiler bile kömür tozuyla kaplıymış. Zaten ağızlarının içi de öyle olduğundan… Testilerdeki suyla ağızlarını çalkalamışlar. Sonra da kara elmasa bulanmış yiyeceklerini yemişler.



Selehattin 3 ay boyunca, her seferinde aynı korkularla inmiş yerin altına. 3 ay içinde 10 kilo vermiş. 60 kiloya düşmüş. Artık yeryüzüne çıktığnda da nefes almakta zorluk çeker olmuş. Kazma seslerinden dolayı kulaklarında çınlama başlamış. Ne kadar yıkanırsa yıkansın ne kömürün kokusundan, ne de tozundan arınamamış. En sonunda hastalanmış.

Ateşler içindeymiş. İsmail çavuş alıp Manisa’ya hastaneye götürmüş onu. Ne yapsa hakkını ödeyemezmiş çavuşun. O kadar çok yardımcı olmuş ki ona…

Doktor zatürre geçirdiğini söylemiş. Madenden uzak durmasını, yoksa ciğerlerinin dayanamayacağını…

Epey zaman tedavi görmüş. Kendini toparlaması kolay olmamış. Sonrasında biriktirdiği üç beş kuruşu ve kurumuş bedeniyle çok özlediği köyüne doğru yola çıkmış…



HER PAZAR YENİ YAYIN



ROMAN PROJESİ BECERİKLİ KADIN'IN -HATİCE ÖZTÜRK- NOTER ONAYLI ÇALIŞMASIDIR. BÖLÜMLERİN HERHANGİ BİR YERDE İZİNSİZ YAYINLANMASI, KOPYALANMASI, DAĞITILMASI, PAYLAŞILMASI VB DURUMLARDA HUKUKİ SÜREÇ BAŞLATILACAKTIR






2 yorum

  1. Zevkle okudum. Tek kelime ile harika bir yazili eserdi. Var olani duzenlemek yerine yeni oluşum veya icerik uretimi sağlamak cok zordur. Size kolayliklar dilerim.

    YanıtlayınSil
  2. Çok teşekkür ederim. Sizin övgünüz özellikle çok değerli. Yazılarınızı okudum. Ve çıkarımlarınız beni çok etkiledi. Çok teşekkür ederim hikayemi okuyup yorumladığınız için.

    YanıtlayınSil

Yorumunuz için teşekkür ederim.