HİDE

Grid

GRID_STYLE
false
TRUE

blog

HIDE_BLOG

Classic Header

{fbt_classic_header}

Header Ad

HABERLER

latest

BEN KÜÇÜK BİR KADINIM 8. BÖLÜM 6

Selehattin’in köye dönüşü hem sevinçle, hem üzüntüyle karşılanmış. Geldiğinde gerçekten erimiş, kurumuş… Gözleri çukuruna kaçmış. Yavaş ya...





Selehattin’in köye dönüşü hem sevinçle, hem üzüntüyle karşılanmış. Geldiğinde gerçekten erimiş, kurumuş… Gözleri çukuruna kaçmış. Yavaş yavaş bakımla onu eski haline getirmek için, ellerinden geleni yapmışlar.

Yine uzun kış geceleri, ev halkı bir arada birbiriyle iç içe… Elde avuçta yokmuş. Yoksulluk günden güne kendini gösteriyormuş. Zeynep Hatice’yi bezleyecek paçavra bulamıyor, Süleyman’la Rabia’nın ihtiyaçlarını karşılamaya yetişemiyormuş. Bir de Hatice’si varmış şimdi. Kendi üstünde iki elbise, biri kirlendiğinde diğerini geçiriyormuş sırtına.

Bir gün Hacı Süleyman elinde bir makineyle çıkıp gelmiş. Ev halkı merak içinde başına toplanmışlar. Hatice:

-Ayoo, adam. Nerden çıktı bu makine? Bek güzelimiş ya…

-Acıpayam’da bi arkıdeşim vaa. Onun yanına uğradıydım böyün. Bööle bööleee bi makinam vaaa. Satıcen. Sizin köyden dikiş dikmee bilen vaa mı? Alan oluu mu acıbaa deye sordu. Benim aklıma gıvrak gelin geldi. Maşşallah gafası pek çalışıyoo. Edee eyleee öğreniii bunuluan dikmeyi. Çoluğun çocuğun eksiğini gediğini görüü deye aldım geedim.


Zeynep sevinçle atılmış:

-Anaaa, hakkat mi deyon buba? Bene mi alıvedin bu makineyi?

Hacı Süleyman bıyık altından gülümseyerek:

-Sene alıvedim yaa… Nasııı? Becerebiliisin deemi?

-Kimbili ben, becerin heralde. Ellee anasının garnında mı öğreniyor? Onla nasıı öğrendilee se, ben de ööle öğrenii dikerin inşallah. Çok sağol buba. Vee elini öpem.


Sevinçle almış Hacı Süleyman’ın elini. Öpüp başına koyduktan sonra makinesinin başına geçmiş. Başlamış incelemeye:

-Şurdeki yazıda ne deyoo Seleddin?

Makinenin üzerindeki yazıyı okuyan Selehattin:

-Singer 1853 deye yazıyo. Makinenin adı bu ellem.

-Ayoo, taa o zaman mı etmişlee bunu? Maşşallah. O zamandır çalışıyomuymuş? Du bi accık baken ben buna. Nesi va nesi yok bi anleyen.

Hevesle başlamış makineyi kurcalamaya. Elle çevirme yerini yoklamış. Biraz çevirmiş. İğnenin aşağı yukarı hareketini izlemiş. Sonra mekik yuvasının kapağını açmış. Masurayı yerinden çıkarmış. Tıpkı tüfek mermisine benziyormuş bu parça. Rafiye atılmış:

-Gııı? Sen biliyomuydun dikiş dikmeyi? Maşşallah her şeyini elinle göymüş gibi bulup durun ya…

Zeynep başını iki yana sallayıp:

-Nerden bilen Irafiyee. Hiç gullanmadım emme, Yeniköy’de gonşu bi gadın vardı. Onda vardı bunun gibi bi makine. Çocukken anamdan gaçaa gaçaaa onun yanına gideedim. O dikeeken bakaadım nasıl dikiyo deye. Çok hoşuma gideedi. Ordan aklımda galmış.
Evdekiler merakla Zeynep’in makineyi inceleyişini izlerken Hacı Süleyman:

-Ayoo, şunlaa cebimde galmış ya baksene. Unuduveemişin. Al gızım. Bak bi gara iplik bi de ak iplik alıvedim. Dakıbilcen mi? Bi dene bakaam, güzee dikicek mi?

Zeynep’in gözleri parlamış. Atılıp almış babasının elinden iplikleri. Sevinçle beyaz makarayı makinenin demirine geçirmiş. Biraz uğraştıktan sonra, ipliği nasıl takacağını anlamış ve eski bir paçavrada ilk dikiş denemesini yapmış. Evdekilerden neşeli sesler yükselmiş. Hatice:

-Maşşallah gı Zeenep. Ne güzee dikiban a gızım. Ayooo, bundan keri bizim yamamızı yırtıımızı da dikesin gari. Pek eyi oldu bu iş. Maşşallah maşşallah. Tomofil gibi çalışıp duru makine. Tü tü tü tü…

Rafiye:

-Zeenep bılla. Gı bize eteklik de dikesin deemi?

-Dikmemin gııı. Yetee ki gumeş oosun. Her şeyi dikerin gari ben bunuulan. Hem gonu gomşuya da dikerin. Çok eyi oldu bu iş yaaa. Maşşallah tıkır tıkır çalışıp duru makine.

Bu hadiseden sonra uzun kış aylarında kimin ihtiyacı olsa Zeynep geçmiş makinenin başına. Sadece kendi eksiklerini değil, köylülerin de eksiklerini eli erdiğince dikmeye başlamış. Kiminden üç beş kuruş almış, kiminden dua. Hayatına ayrı bir renk gelmiş. Bi yandan çocukların da eksiklerini görüyormuş. Onu en çok bu mutlu etmiş.

Yaz gelince makine bir kenara bırakılıp yine ova, bağ bahçe işleri başlamış. Zeynep her ovaya gidişinde çocuklarını annesine bırakıyormuş. Çocukları annesine kah nene, kah anne diyorlarmış. Aslında çocukları İbrahim abisinin hanımı Sebahat yengesine de küçük anne demeye alıştırmış. Çünkü Sebahat yengesini çok seviyormuş. Onun kibar oluşu, narin yapılı oluşu çok hoşuna gidiyormuş. Bir kere bile Zeynep’in kalbini kırmadığından onu abla yerine koyuyormuş. Işık yengeside tıpkı Sebahat yengesi gibiymiş. Aslında Işık Darıveren’li değilmiş. O zamanlar adı Kızılhisar olan, sonradan Serinhisar diye değiştirilen köydenmiş. Sarışın, uzun boylu, kırmızı yanaklı, güleç biriymiş Işık. Zeynep her dertleşmek istediğinde, ona kucak açıyormuş. O yüzden çocuklarına Işık yengesi için goca ana dedirtmeye alıştırmış.

Zeynep’in bir zamanlar sadece üvey anası varmış ya hani? Belki de ondanmış kendi çocuklarının çok anneleri olmasını istemesi.

Bir gün Selehattin bir iş için Acıpayam’a gitmiş. Geldiğinde Zeynep’e bir hediyesi varmış. Yatma vakti gelip odalarına geçtiklerinde, cebinden bir şeyler çıkarıp elini Zeynep’e doğru uzatmış:

-Bak ben böyün sene ne alıvedim?

Zeynep hevesle:

-Ne aldın gıı? Hayııdır inşallah. Aç baken önke avucunu, bi baken ne aldın?


Selehattin gülümseyerek açmış avucunu:

-Şu kıstıları aldım. Önke kırkmalarına dakaasın deye. Çalışııken kırkmaların yazmenin altından düşüp düşüp duruyo. Geçen gün bakdım, bi elin çapada, bi elin kırkmalarında. Dakınısın gari bunları, uğreşip durmazsın.

Zeynep, heyecanla siyah tel tokaları almış eline. Hemen kahküllerini yana bastırıp takmış başına. Kocasının bu ince düşünüşüne öyle mutlu olmuş ki… Sevinçten kalbi kabarmış, coşmuş… Kocaman bir gülümsemeyle:

-Yakışdımı olee? Çok sağol. Bunları dakaa da giderin gari oveye. Irahat ederin.

Ertesi sabah karı koca birlikte yola çıkmışlar. Zeynep kocasının aldığı tel tokaları kahküllerini ortadan ayırıp, yanlarından takmış. Kocasının, aldığı hediyelere böyle değer verdiğini görünce mutlu olacağını düşünüyormuş. Kendisi de beyaz tülbentinin altından görünen tokalarını düşündükçe sevinçten içi içine sığmıyormuş.

O gün at arabasıyla gidiyorlarmış ovaya. Tıngır mıngır sallana sallana epey yol almışlar. Arada bakışıyorlarmış. Zeynep, başındaki tel tokalardan dolayı çok güzel olduğunu düşünüp, kocasına nazlı nazlı gülümsüyormuş. Herşey öyle güzelmiş ki…

Derken Selehattin:

-Önkee tokaları dakdın da çok mu güzee oldum sanıyon?

Zeynep şaşırmış. Saflıkla:

-Olmamış mıyın? Beğenmedin mi? Yakışmamış mı bene?

Selehattin’in yüzünden ne düşündüğü anlaşılmıyormuş:

-Ben sene onu mu soodum?

-Neyi soodun? Ne oldu şindi? Ne demek isteyon sen?


Selehattin atın yularını çekip arabayı durdurmuş. Artık yüzünde öfke varmış:

-Bene bak. Ben senin öndeki gafandan geleni geçeni bilirin. De baken bene bi yo bi, önde tokaları kime dakınıvedin sen?
Zeynep neye uğradığını şaşırmış. Başını çevirip istemsizce çevresine bakınmış. Issız ova yolu… İn cin top oynuyor:

-Ne deyon sen? Deliidin mi? Kime dakınıcen acaba? Kendin alıp getiriveemedin mi bene bunları? Neyi soruyon şindi bu ıssız yerdee? Kime dakınıvecen acaba, yetee gari yaaa!

Selehattin öfkeyle kabarmış, bir yandan Zeynep’i çekiştire çekiştire arabadan indirip bir yandan bağırıyormuş:

-Bi soru sordum sene. İki saattir ağzında geveleeyon. Kime dakındın bu tokaları baken? Sen beni apdal mı sanıyon? Eğer seni gebertirin.

Zeynep dayak yiyeceğini anlayınca elinden kurtulup koşmaya başlamış. Sırtına gelen taş onu olduğu yere yıkmış. Ayağa kalkıp tekrar koşmaya yeltenmiş ama taşların ardı arkası kesilmiyormuş. Bir süre sonra ruhunda birşeyin kopup parçalandığını hissetmiş. Hissizleşmiş. Göz yaşları yanaklarından süzülürken, sessizce, sadece boşluğa bakarak donup kalmış.

Selehattin onun bu halini görünce yanına gelip sarsmaya başlamış ama Zeynep sanki bu dünyada değilmiş artık. Gözlerinden yağmur gibi yaşlar dökülürken, manasız boşluğa bakmaya devam ediyormuş. Sanki ruhu boş bir çuval olmuş, bedeni hafiflemiş… Uçuyor gibi hissediyormuş. Başı uyuşuk… Hiçbir şey düşünmeden, öylece boşlukta uçuyormuş…

Selehattin kollarından tutup yüklemiş bedeninin ağırlığını, bir yandan:

-Zeenep, Zenepp! Kendine gel baken. Şiiişttt. Bak ben ettim sen etme… Zeeneeppp!

Zeynep’te hiçbir tepki yokmuş. Çıt çıkarmadan, ağlamaya ve sonsuzluğa bakmaya devam ediyormuş. Onun bu halinden korkan Selehattin, at arabasına koyduğu gibi, gerisin geri dönmüş köye. Bir yandan karısına yaptığından bin pişman, bir yandan evdekilere ne diyeceğini bilemeden…

Eve geldiklerinde Ayhan evin karşısındaki tütün dizilerini asıyormuş. Onları görünce şaşırmış:

-Hayırdır abee? Neye döndünüz siz?
Sonra Zeynep’i farketmiş. Bomboş, ruhu çekilmiş gibi duran yengesini. Kafasını yaran taşın açtığı yaradan sızan kan, yanağında yol yapıp kurumuş yengesini…

-Abeee! Ne oldu yengemee?
Selehattin başı önünde, suçlu suçlu homurdanmış:

-Böyük eşşeklik ettim. Sorma garii. Biden bööle oldu. Ne eddiysem ağzını bıçak açmeyoo. Gonuşturumadım. Öölee boş boş bakıyo.
-Abemsin emme, eğer ayıp olmecek olsa ben dövcen seni. Yetee gari yaa. Ne isteyon sen yengemden. Yazık ne hale getirmişin. Yörü git, yörü eğer gözüme görünme. Yazıklaa olsun sene.

Ayhan’ın çıkışını beklemeyen Selehattin neye uğradığını şaşırmış:

-Bene bak. Accık usturuplu gonuş. Şurda ayaamın altına almeyen seni.

Ayhan geri adım atmamış:

-Al, beni al ayağının altına. Yengemi almışın yetmemiş. Beni de çiğneyi çiğneyivee. Şureye bak yaaa, adamın deye dolanıyon. Utanmen lazım. Yengemi ne hale getiimişin. Anam evde, şindi hangi yüzle yokarıya çıkarcen acaba? Ne ettin benim gızıma demecek mi? Hııı?

Selehattin’in eli ayağına dolanmış. Doğru ya, Hatice’ye ne cevap verecek? Arkasından babası da var tabi… “Ah Seleddin, her yeri bok ettin bırakdın gene. Ne vaa dı bööle etcek? Ne demeye galkıvedin ayaaa?” Telaşla:

-Ayhan, sen al yengeni Muhittin abemgile götüü. Ben de accık hava alen. Üsdüme geeme, eğer bak burnumdan soluyon zaten, gözünün yaşına bakman. Orda ne edeseniz edin, topaarlayın yengeni. Hadi baken abeem.

Ayhan dişlerini sıkarak tıslamış:

-Sen batır çıkaa, biz temizleyem. Yengemin günahından ne etceeen, nerlere gitceeen acaba. Eyi maydem, yörü git sen. Ben onu alıı abemgile götürüün. Eğee bi yo ta bööle bişey et, ben de Ayhan’sam aabe dinlemen habarın olsun.

Selehattin:

-Gevezelik edip duuma. Sen dediğimi et. Hadi ben gidiyon. Gave yanında olurun. Bene de haber edeesin. Tamam mı?

-Ya yörü git bi yo yaaa. Bi de sene haber etcen, oldu gari… Gel bi yo taa döv deye deemii?


Selehattin kendini yiye yiye ayrılmış oradan. Ayhan ise tüm bu konuşmalara karşı tepkisiz duran Zeynep’in koluna girip, Muhittin abisinin evine yönelmiş. Merdivenlerden Zeynep’i çıkarırken, sesi duyup merdivenin başına gelen Kezban yengesi:

-Aboooo, gııı!!! Ne oldu Zeenep bılleye?

-Yenge, aman deyen ses etme. Gel bene yardım et. Yokarıya çıkaralım bi yengemi, ondan keeri gonuşuruz.


Zeynep’i hayattaki yer minderine oturtmuşlar. Gözlerindeki yaşlar aralıksız akmaya devam ediyormuş. Ama aynı boş bakış ta öyle… Kezban:

-Zeenep bılla. Yengeem, bi bak baken bene bi. Hadi baken gıvrak gelin. Accık topla kendini. O deyus bi gün kendi başını yakcek yaa… Kim bili ne etti sene de bu hale getiidi? Elleen gırılsın Selleddin. Naha kıl guyruk seni. Neyi bu garının senden çektiği yaaa…

Ayhan:

-Yenge, du bakam bi. Bunları dedikce taa çok kötüleşii. Ben onun ilacını biliyon. Hiç sesini çıkaama…
Cebinden tütün tabakasını çıkarmış. Hemen iki tanesini peş peşe sarmış. Yakıp, birini Zeynep’in ağzına koymuş, diğerini kendininkine:

-Zeynep yengee, hadi baken hööle bi çek şunu. Bak, çok eyi gelcek. İçindeki derdi yareyi söküp alcek. Hadi yengem benim. Çek bi şundan.

Zeynep, ağzında sigara öylece durmaya, sessiz sessiz ağlamaya devam ediyormuş. İlk sigara kendi kendine yana yana tükenmiş. Ayhan hemen bi tane daha sarıp yakmış, koymuş ağzına… Bir yandan da ondan bi tepki alabilmek için sakin sakin konuşmaya devam ediyormuş:

-Benim gıvrak yengem. Sene hiç yakışıyoomu bööle etmek. Biliyon, haklısın. Haklısın emme senin üç dene çocuun vaa. Anaları deliriise ne olur onların hali? Sen o gada yıl nelee neleee çekmişin üvey ana elinden. Çocuklan da mı çeksin? Sen onlara gıyabilii min?
Zeynep bu sözleri duyunca derin bi nefes almış. Verdiği ilk tepki bu olmuş. Sonrasında deli gibi, sigaraları peş peşe içmeye başlamış. Bir yandan ağlıyor, bir yandan da öksüre öksüre sigaraları içmeye devam ediyormuş.

Sonunda konuşmaya başlamış. Anlatmış ovada olanları. Kezban yengesi bi yandan, Ayhan bi yandan, Selahattin’e saymışlar sövmüşler. Ama Zeynep’in içini dökmesine izin vermişler. O gün akşama kadar bir tabaka tütünü bitirmiş Zeynep. Ayhan’a dönüp:

-Ayhan, yengem. Bundan keeri ben sigara içcen. Bene de alıve bundan. Başıma geleni siz anladıven evdekilere. Ben bi taa anlatamecen. Gücüm tükendi gari... Sigara içiyon deye beni kimselee ayıplamasın. Herkese deyiven. Yoksa deliricen ben. Gafeee yeecen.

Ayhan’la Kezban başlarını sallamışlar. Ayhan:

-Ben derin yenge. Sen üzme kendini. Aklını başına topla, aman deyen. Bi taa bööle olma eyimi? Ödümüzü gopardın. Biz seni şen şakrak görmeye alışdık. Bööle olmek yakışmeyo sene.
Kezban girmiş lafa:

-Zeenep bılla, adamlaan hepsinin ayrı huyu vaa. Hepimiz çekip duruz. Kimi hovarda, kimi asaa kesee, kimi çalaa çırpaa… Senin tecellin de buymuş. Ne etceen? Mecbur gatlancez. Gitcek yerimiz mi va? Hep dayanıyoz, ne edelim. Muhittin abeni biliyon. Damarı dutuvedi mi hepimizi gıraa geçirii… Elleri gırılsın bunlaan. Emme hepsi aynı. Delirivesek çoluk çocuk ne olcek a yengem. Bu delileen eline mi bırakıcez?

Zeynep, bu tespitlere katılmış:

-Doğru deyon yenge. Gitcek yerimiz yok. Senin gene anen buben vaa. Ben anamla bi çatının altındeyin. Derdimi desem üzülüyoo, emme elinden bişey gelmeyoo. Çıkıp gitsem kime giderin? Gidicek yerim yok. Bubama mı giden? Üvey anam hırsız duttu. Beni bi gün evinde oturtur mu? Mecbur dayanıyon. Dayanıyon emme, gırılcek yerim galmadı garii. Dövsün sövsün emme, bene iftira etmesin. Çocuk yaşta aldı beni. Garı goca olmeyi bile bilmeyodum. İkide bi iftira atıp atıp dövüyoo. Ne eden ben? Naalı dayanen? Gadir mevlam, ne zor yazı yazmış bene… Çekiyon çekiyon bitmeyoo… Ne edelim, buna da şükür. Çok sağolun. Eğee siz olmeyeydiniz ben kendime gelimezdim. Akşam olubaa gari. Giden eve. Anam merak edee.. Çocuklaa beklep duruladır. Emme gitmeden eveli Ayhan ve baken bi cigara daa bene. Bi taa içen, ondan keeri giden…
Bu olay ev halkı tarafından duyulduğunda hepsi Selehattin’e karşı cehpe almışlar. Almışlar almasına ama nereye kadar? Aynı evin içinde yaşayınca, küslük, kırgınlık uzun süremiyormuş ki… Bu gel gitlerle, kavga, dövüşlerle yazı bitirip, kışı devirmişler.

Rabia 5 yaşına, Süleyman 3, Hatice bebek ise 1 yaşına erişmiş. Ve Zeynep 4. bebeğine hamile kalmış. Bazen bu kadar kavga dövüş arasında bu çocukların peş peşe olmalarına şaşırıyormuş. Yine de bu durumdan şikayetçi değilmiş. Allah veriyor, o doğuruyormuş. Ve çocuklarını çok seviyormuş. Onlara bir şey olmasın diye çırpınıyormuş. Özellikle Rabia’sı için. Onun huzursuz hali, erken yorulması, nefes nefese kalması içten içe çok korkutuyormuş. Öyle güzel bir çocukmuş ki, yüzüne bakmaya kıyamıyormuş. Gerçi çocuklarının hepsi çok güzelmiş. Süleyman’ı akranlarına göre boylu posluymuş. Karayağız güzel yüzü, biçimli ağzı burnuyla sakin tabiatı birleşince, sevmelere doyamıyormuş. Ama o da 3 yaşında olmasına rağmen hala doğru düzgün konuşmuyormuş. Zeynep içten içe bunun nedenini, yavrusunun babasından korkuyor olmasına bağlıyormuş. Selehattin Süleyman’a karşı mesafesini, hırçınlığını sürdürüyormuş. Kaç kez Süleyman’ı korumak için kendisi dayak yemiş kimbilir? Bu durum Zeynep’i öyle çok kırıyormuş ki… Hatice bebeği ise artık ayaklanmış, yürümeye başlamış. İri kara gözlü, buğday tenli, elma yanaklı bir çocukmuş Hatice’si. Yeni yeni bi şeyler söylemeye çalışıp, sevimlilikler yapıyor, herkesi neşelendiriyormuş.

Kış geldiğinde en çok onlarla her an birlikte olduğu için, artık kış aylarını seviyormuş Zeynep. Şimdi dördüncü bebeği yoldaymış. Acaba kız mı olacak? Erkek mi? Sağ olsun, sağlıklı olsun. O da yetermiş elbette. Bedeni yorgunmuş, ruhu yorgunmuş ama gençmiş daha… Kaldırabildiği kadar yükü kaldırmak için son gücüne kadar omuzluyormuş hayatı. Zaten başka seçeneği yokmuş ki… Sağ olan yaşamanın bir yolunu bulmak zorunda değilmiymiş?

Kışın sonuna doğru olmuş bebeciği. Bembeyaz, pamuk gibi, dünya güzeli bir kızı olmuş Zeynep’in. İsmini koymak yine Hacı Süleyman’a düşmüş. Daha önce hiç duyulmadık, bilinmedik bir isimle seslenmiş bebeğin kulağına:

-Senin adın Beride, senin adın Beride, senin adın Beride.

Zeynep:

-Buba, Beride adını hiç duymadıydım ben. Vaa mı bi hikmeti?

-Kimsede duyumazsın zaten gızım, Kuran’da geçiyo Beride. Çok güzee anlamı vaa. Ahdım vaadı. Bi gız daha geliise adını Beride goycen deye. Çok şükür Irabbıma bunu bene nasip etti. İsmiyle yaşasın inşallah.


2’şer yıl arayla 4 çocuğu olan Zeynep artık yirmi bir yaşındaymış. Olgun bir kadın… Elbette ruhundaki çocuk hep oradaymış ve her fırsatta ortaya çıkıyormuş. Ama hayat yükü çok ağırmış. Gebelikler bütün dişlerini kökünden sallamaya başlamış. Aslında birkaç yıldır dişlerinin ağrısından kıvrım kıvrım kıvranıyormuş ama kâh karanfil çiğneyerek, kâh çenesine yazma bağlayarak dayanabildiği kadar dayanıyormuş. Derken artık dayanamayacağı noktaya gelmiş ağrılar. Gecesi gündüzü birbirine karışmış. Nihayetinde soluğu Acıpayam’daki dişçi Halit’in muayenehanesinde almışlar.

Dişçi Halit bi Zeynep’e bakmış, bi de ağzındaki dişlere. Üzgün üzgün:

-Gızım,senin ağzında bi tane sağlam diş kalmamış. Bu yaşta ne ettin sen böyle de bu hale geldi bu dişler? Tüh. Bunların hepsini çekmem lazım.

Zeynep şaşırmış, üzülmüş. Ama doğrusunu elbette doktor bilirmiş. Doktor devam etmiş:

-Sana takma diş yapıcez. Bi zaman dişsiz geziceksin. Azıcık zahmet çekeceksin ama yapacak bişey yok.
Peşinden sırayla dişleri çekilmiş Zeynep’in. Ağzında artık bir tane bile diş yokmuş. Daha 21 yaşında Zeynep… Ama nineler gibi dişsiz…

En çok yemek yiyememesi zor gelmiş ona. Ağzının içi yara doluymuş. O yaraların iyileşmesi, takma dişlerin yapılması uzun zaman alacakmış. Bebeği daha küçük, emziriyormuş. Diğerlerinin ona ihtiyacı varmış. Tüm acısını, açlığını içine atıp, takma dişleri taktıracağı zamanın gelmesini sabırla beklemiş.

Birkaç ay sonra, nihayet takma dişlerine kavuşacağı gün gelmiş. Zeynep kırk yıl düşünse, takma diş taktıracağına bu kadar sevineceğini düşünemezmiş. Öyle sevinçle gitmiş ki dişçi Halit’e…

Dişleri taktığında ağzında pabuç varmış gibi hissetmiş. Çok yadırgamış. Yeni kapanmış diş yerlerinin yaraları yine acımaya başlamış. Ama Allah var, dişçi Halit Zeynep’in dişlerini inci tanesi gibi yapmış. Kendi çürümüş dişlerinden çok daha güzel yakışmış güzel yüzüne.

Küçük kadın Zeynep. Yirmi bir yaşında. 4 çocuk annesi. Ağzında inci gibi parlayan takma dişleri var.

HER PAZAR YENİ YAYIN


ROMAN PROJESİ BECERİKLİ KADIN'IN -HATİCE ÖZTÜRK- NOTER ONAYLI ÇALIŞMASIDIR. BÖLÜMLERİN HERHANGİ BİR YERDE İZİNSİZ YAYINLANMASI, KOPYALANMASI, DAĞITILMASI, PAYLAŞILMASI VB DURUMLARDA HUKUKİ SÜREÇ BAŞLATILACAKTIR

7 yorum

  1. Keşke seriyi en başından yakalasaydım.

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. Bunu yazmanız bile büyük iltifat. Çok teşekkür ederim. Zaman sorununuz yoksa baştan başlamanızı ben de çok isterim. İnanıyorum elinizden bırakamadığınız bir kitap gibi bağlanacaksınız. Sesli kitap sayfamda tüm bölümler 1 ve 2 şeklinde sesli kitap halleri de var. Tekrar teşekkür ederim 💝

      Sil
  2. Aaa ne güzeeel sesli kitabın da olması :)). En baştan okuymam şu an bir sınava hazırlanıyorum vakit buldukça bloglar okuyorum. İnşllah sınavdan sonra yine buralarda olursunuz da aklıma gelir okurum 😍😊

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. Olurum canım olurum... İnşallah sınavlarınızda başarılı olursunuz. Şu dönem çok sıkı biliyorum. Kızım üniversitede okuyor ve deli gibi çalışıyorlar. Sizin yazılarınız da benim çok hoşuma gitti. Kısa, sade ve öz... Kaleminize sağlık 🥰👏

      Sil
    2. Çok çok teşekkür ederim😊 bunu duymak benim için çok sevindiricii😊

      Sil
  3. Serinin devami gelecek mi acaba

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. Evet, her pazar günü bir bölüm yazıyorum. Seslendiriyorum da... Bu günkü bölümü bir kaç saat önce paylaştım.

      Sil

Yorumunuz için teşekkür ederim.