HİDE

Grid

GRID_STYLE
false
TRUE

blog

HIDE_BLOG

Classic Header

{fbt_classic_header}

Header Ad

HABERLER

latest

BEN KÜÇÜK BİR KADINIM 8. BÖLÜM 7

Zeynep yeni dişlerine alışmaya çalışıyormuş. Ağzının içi yara dökmüş. Ağrıdan yiyip içemiyormuş ama bunun nazını yapacak zamanı da y...





Zeynep yeni dişlerine alışmaya çalışıyormuş. Ağzının içi yara dökmüş. Ağrıdan yiyip içemiyormuş ama bunun nazını yapacak zamanı da yokmuş. Ne olursa olsun iş beklemezmiş. Her şey vakti geldiğinde ekilip biçilmek zorundaymış.

Çocukları bir yandan büyüyorlarmış. Rabia 7 yaşında, okul çağında bir çocuk olmuş. Üstelik çok zeki bir çocukmuş. Ve okula gitmek istiyormuş.

Selehattin ilkokul dörde kadar okuyabilmiş. Oysa imkan olsa çok daha fazla eğitim almak istermiş. Çünkü leb demeden leblebiyi anlayan, pratik zekalı bir çocukmuş. Özellikle matematiği çok severmiş. Buna rağmen dördüncü sınıftan daha ileri gidebilme şansı bulamamış. Ve bu onun içinde büyük yaraymış.

Zeynep’in durumu ondan daha kötüymüş. Hiç okula gönderilmemiş olduğundan, okul dendiğinde çocuklardan daha çok özeniyormuş.

Karı koca her ikisinin de istedikleri gibi eğitim görme imkanı bulamamaları yüzünden, çocuklarını okula gönderme konusunda çok hevesliymişler. Selehattin ilk göz ağrısı kızının elinden tutup, okul kaydını yaptırmaya gittiğinde, yüreği kıpır kıpırmış. Duygulanmış. Nazlı kızı büyüyüp okula gidecek yaşa gelmiş ya hani, kendince gurur duymuş.

Kayıt yapıldıktan sonra bodiye, defter, kalem almak icap edecekmiş. -Bodiyesini Zeynep dikee- diye düşünmüş. Defter kalem işini de bi şekilde halletcez gaari Allaan izniyle…-

Okulun ilk günü Zeynep kızının saçlarını kemik tarakla tarayıp iki örgü örmüş. Saç uçlarına beyaz kurdeleler bağlamış. Diktiği bodiyeyi giydirmiş. Beyaz tenine bodiyesi, saçındaki kurdeleler öyle yakışmış ki… Gözleri dolmuş:

-Rabiyee, anam. Böyün buben götercek seni. Okulda güzee güzee öretmenini dinle eyi mi anam? Arkıdeşlerinle de güzee güzee oyna. Sakın çok goşduren deme. Ihı bak şu çıkının içine yuuka ekmeğiyle çökelek goydum. Acıkınca onu yeesin. Defterine galemine de sahip çık. Buben taa Acıpayam’dan aldı onları. Gayıboluusa yenisini hemen alımeyiz.

Rabia gözleri ışıl ışıl, heyecanla başını sallamış:

-Tamam ana. Ben heç ööretmenin sözünden çıkman. Defterimi galemimi de yanımdan ayırman.

Zeynep kızının başını okşamış. Sarılıp öpmüş onu. Sonra elinden tutup merdivenlerden avluda bekleyen kocasının yanına götürmüş. Elindeki defteri, kalemi, yiyecek çıkınını kocasının eline vermiş. Kızının sırtını sıvazlarken:

-Seleddin. Accık bekle orda. İlk gün, çocuk korka morkaa… Yabancılık hilen çekee. Hemen bırakıp dönme eyi mi?

-Beklerin emme, benim gızım korkmaz okuldan. Bubası gibi akıllıdıı o. Çok güzee okucek demi gızım?

Rabia yine başını sallayıp, eksik dişlerinin gedikleri görünen ağzını kocaman açarak gülümsemiş:

-Korkman buba. Ben ööretmeni tanııyon ki, çok eyi bi adam. Hem burdan bissürü arkıdeşim de böyün okula gitcek.

Zeynep kızının bu cesaretine pek sevinmiş. Onu –Allah zihin açıklığı veesin- diye diye uğurlamış. Geride bekleşen çocuklarının yanına gidip:

-Siz de böyüyüp okula gitceeniz abanız gibi. Size de bodiye dikicen, güzee güzee keyinceesiniz. Defteriniz olcek, galeminiz olcek…

………

Zaman öyle hızlı akıp gidiyormuş ki… O kış, Beride daha 1 yaşına gelmeden Zeynep yine hamile olduğunu farketmiş. Bedeni de ruhu da çok yorgunmuş ama, gelen geri çevrilmezmiş ki… Tüm yorgunluğuna rağmen elbette harman savrulacak, buğday serilecek, saman yüklenecek, bulgur kaynatılacakmış… Çok iş varmış çok.

O gün harman yerinde, elinde dirgenle sapı samanı toparlarken, karnına şiddetli bir ağrı girmiş. Hemen peşinden bacaklarından aşağıya sıcak bir şeyin aktığını hissetmiş. Kimseye belli etmeden, dişlerini sıka sıka tarlanın öteki ucundaki harman yığınının arkasına gitmiş. Kendini yokladığında bebeğinin düşüyor olduğunu anlamış.

4 aylık hamileliği son buluyormuş. Sancı öyle şiddetliymiş ki… Nefes almakta güçlük çekiyormuş. Ses etmeye çekinmiş. Erkekli kadınlı bir sürü insan tarlada çalışmaya devam ederlerken, Zeynep sırtını harman yığınına dayayıp, kıvrana kıvrana bebeğini düşürmüş. Göz yaşları içinde minicik bedene bakmış. Erkekmiş… Parmak kadarcık bir erkek bebek… Usulca kanlar içinde kalan iç eteğini çıkarmış. Bebeğine kefen yapmış. Sarıp sarmalamış onu… Topallaya topallaya ilerideki badem ağacının altına gitmiş. Elleriyle bebeğinin mezarını kazmış. Dualar ve göz yaşları eşliğinde toprağın koynuna yatırmış. Bulduğu bir taşı mezarın başına yerleştirmiş.

Sonra ona seslenen Ayhan’ın sesini duymuş. Gözlerini silip, üstüne çeki düzen vermiş ve hiçbir şey olmamış gibi sancı çeke çeke çalışmaya devam etmiş… Bu onun ilk kaybıymış. Ve canını çok acıtmış. Bilmiyormuş ki daha ağırlarını yaşayacak…

..............

Zeynep düşük olayından sonra günden güne zayıflamaya başlamış. Zayıfladıkça kuru bir öksürük peydahlanmış. Öksürüğü günden güne artıyor, iştahı kesiliyor, gücü dermanı erkenden tükeniveriyormuş. Bu hali Hatice’nin yüreğini ağzına getiriyormuş. Zeynep’in çocuklarına tümüyle o bakıyormuş. Çocuklar onu da anne biliyorlarmış. Kızına bu şekilde kol kanat gererek, en azından bu yükünü hafifleterek destek oluyormuş. Zeynep’in günden güne sararıp solması, gözünün önünde eriyip gitmesine dayanamıyormuş. Bir gün Hacı Süleyman’la konuşurlarken:

-Adaam… Bu gızın hali hal deyil. Günden güne kötüleşiyor. Bal dayeyon ağzına olmeyo, erkeci kesdik, çoğunu ona yediren deye uğreşdim. Zorla iki lokma sokabildim ağzına. Bunun durumu eyi değil. Zeeneb’ime bi şey oluusa ben yaşeyemen. Bu çocuklaan hali ne oluu? Neyi vaa bu gızın? Bi doktora götüüsek… Allah etmesin aklıma kötü kötü şeylee geliyor..

Hacı Süleyman düşünceli:

-Dooru dedin Hatca. Bende görüp durun. Hu gar kalksın deye beklep durun. Yola gidilecek gibi değil. Bu soğukda üşütüü daha fena oluu deye korkumdan ses etmediydim. Emme beklemek te eyi olmeecek sanki. Sarıp sarmalayıp götürelim onu biz. Beklemeyelim daha…

Zeynep’i muayene eden doktor röntgen filmini bir yandan incelerken bir yandan da:

-Ciğerleri dumanlı. Tüberküloz olmuşsun kızım. Bundan sonra çok dikkatli yaşaman lazım. Bol bol su içeceksin. Verdiğim ilaçları düzenli kullanacaksın.

Sonra dönmüş üzüntüden kahrolan Hacı Süleyman’la Selehattin’e:

-Gıdasına çok dikkat etmek gerekiyor. Vücudunun direnci için ciğer, bal, pekmez… Böyle gıdalı şeyler yemesi şart. Yorulmayacak, dinlenecek…

Daha bir çok tavsiyede bulunmuş. Geri geldiklerinde kızının hastalığının tüberküloz olduğunu öğrenen Hatice, gizli gizli odalara çekilip ağlar olmuş. Duaları artık hep kızı içinmiş. Onu iyi beslemek için bulup buluşturduğunu önüne getiriyormuş. Zeynep ise çocuklarına bakıp bakıp:

-Ben de Zayıda abam gibi ölüp gitcekmin… Çocuklaam ne olcek. Anam bakaa onlara emme… Zaten hep o bakdı böyüttü. Gine de…

Günden güne zayıflamaya devam ediyormuş. Öksürdüğünde kanlı balgam sökün edip geliyormuş ciğerlerinden. İyiye değil, kötüye gidiyormuş durumu. Bunun iyiye işaret olmadığını kendiside biliyormuş.

Selehattin’de çok üzgünmüş. Gözünden kıskandığı, çok sevdiği karısı hızla çöküyormuş. Elinden bir şey gelememesi kahrediyormuş onu.

Zeynep bu hastalığın pençesinde kıvranırken bir de hamile olduğunu farketmiş. Bu haber herkesi daha da telaşlandırmış. Daha çok özen göstermeye başlamışlar. Herkes dört koldan bu illetin çaresi var mı yok mu diye araştırmaya girişmiş. Sonunda Hacı Süleyman Tefenni’li bi adamdan duyduğunu yapmaya karar vermiş.

…………..

-Zeenep, bak sene ne alıvedim ben?

Zeynep Hacı Süleyman’ın elindeki koyu kırmızı petek balına bakmış. Böyle bi bal daha önce hiç görmemişmiş:

-Buba neyi bu? Bunun rengi neden gırmızı?

-Gızım, bunu taaa o yanlaadan bi köyde yapıyolaamış. Ciğerdeki yaraları mühürleyiveriyoomuş. Kaç kişiyi veremden gurtaamış. Her gün sabah ağşam ikişee üçee gaşık gaşıkleecesin. Allah’ın izniyle hiç bi şeyin galmeecek.

Zeynep şüpheli gözlerle bala bakmış, eğilip koklamış. Burnunu kırıştırıp gözlerini kapayarak:

-Buba bu çok çikin kokuyoo. Ne va bunun içinde? Ben yeyimen bunu.

Hacı Süleyman alttan almış:

-Gıvrak geliin, ne olcek içinde. Bildiğin bal işde. Kimbili hangi çiçekleden topladı arılaa onu.

Cevap beklemeden elindeki tahta kaşığı daldırmış bala. Okkalı bi topak alıp Zeynep’in ağzına dayamış:

-Hadi bakeen. Yencek bu bal. Çocuk mun sen? Aç baken ağzınıı….

Zeynep sıkıca kapattığı dişlerinin arasından:

-Buba eğee kusarın. Çok fena kokuyo buu. Yeyimen ben bunu…

Hacı Süleyman bu… Pes eder mi hiç? Kandıra kandıra, dil döke döke açtırmış Zeynep’e ağzını. Öğürtüler arasında yedirmiş elindeki kanlı balı…

Zeynep her seferinde yememek için diretsede peşini bırakmamış. Her gün sabah akşam yedirmeye devam etmiş. Bu görevi kimselere vermemiş. Gıvrak gelin onun için çok kıymetliymiş. O yüzden diretmiş…

O balı yedikçe Zeynep’in kanlı öksürmesi azalmaya başlamış. Günden güne toparlanıyormuş. Dermanı yavaş yavaş yerine geliyormuş. Bir yandan da bebeciği karnında büyümeye devam ediyormuş. Hastalığı yüzünden bebeği hastalıklı doğacak diye çok korkuyormuş. Tüm direnmelerine karşın, yediği o iğrenç balın ona iyi geldiğinin farkındaymış. Yine de Hacı Süleyman’ı elindeki bal dolu kaşıkla gördüğünde kaçacak yer arıyormuş…

Balın tümü bittikten sonra öğrenmiş sırrını. Öğrenmemeyi tercih edermiş. Bu kadar merakla öğrenmeye çalıştığına bin pişman olmuş. O gün ve sonraki hatırladığı zamanlarda kusa kusa bi hal olmuş. Meğer o balın içinde köpek kanı varmış. Hikmeti ne ise, o bal kurtarmış onu bu hastalıktan. Yine de eskisi kadar dirençli değil miş elbet. Yavaş bir süreçmiş bu. Hatice bir yandan, Hacı Süleyman bir yandan, Selehattin bir yandan…

Artık rahat nefes alabilmeyi başladığı zamanlara denk gelmiş bebeğinin doğuşu. Mini minnacık, mos mor bir kız bebek dünyaya getirmiş. Bebeği doğduğunda ağlamamış. Nefes alıp almadığı bile belli olmuyormuş. O kadar cılız, o kadar güçsüz bir bebekmiş ki… Hatice’nin ölen bebeğinin adını vermişler ona. İfakat…

İfakat bebeği beşiğine koyduklarında, bağırdaklarını bağlamamışlar. Ölü gibi kıpırdamadan yatıyormuş öylece… Yaşayacağına pek umutları yokmuş. Çok üzgünmüşler. Ellerinden bir şey de gelmiyormuş.

Zeynep kucağına alıp emzirmek için mücadele ediyormuş. Ama emmiyormuş bebek. İki damla süt çekse şükrediyormuş Zeynep. Böyle böyle ha öldü ölecek diye 15 gün, gözleri beşikte bebeği kollayarak geçirmişler.

Bebecik ne ölüyor ne de canlanıyormuş. Bir gün Zeynep sırtında bebeğiyle, terzilerin ordaki bir düğüne gitmiş. Mecbur olmasa bi yere gidecek hali de yokmuş ya… Hatice:

-Gızım, ayıp oluu. Onlaa bizim her düğünümüze geldilee. Oku da göndeemişler. Hem seni de iyi gelii. İki insan görüüsün, bi moral buluusun. Hadi hopdur İfakat’i sırtına da git bi görün…

Düğün evinde kadınlar Zeynep’e yaşı uzun olsun dileklerinde bulunmuşlar. Ama herkes bebeğe umutsuz gözlerle bakıyormuş. Terzilerin Nezaret yaklaşmış Zeynep’in yanına:

-Abaam, bu bebeen durumu eyi değil. Doktora hilen götüüdünüz mü? Doktor ne deyoo?

Zeynep üzgün üzgün başını sallayıp:

-Götürümedik Nezaret aba. Para pul yok. Neyle götürelim? Emmeyo, gözleri de erken açıldı emme, ööle gözünü kırpmadan sessiz sessiz yatıp duruyoo. Hiç bööle bebek göömediydik. Doğdu doğalı bööle gararıp duruu. Ne etceemi şaşııdım.

-Ayoo, bu bööle oluumu ay abam. Ben borç verin sizee. Alın götürün bi doktora bu çocuğu. Bi derdi va belli ki. İki ilaç yaza, bakaasın eyileşiveri demi?

Zeynep ümitle ve minnetle Nezaret’in yüzüne bakmış. Borç parayı kabul etmiş. Hemen sonrasında İfakat bebeği doktora götürmüşler.

Doktor muayenesinde bebeğin kasığında bir yumru farketmiş. İlaçlar vermiş. Kendisi de pek umutlu değilmiş.

Üzgün üzgün dönmüşler köylerine. Doktorun yazdığı ilaçları alıp kullanmaya başlamışlar. Zeynep o yumruyu gidip gelip kontrol ediyormuş. Bir gün yumrunun pat diye yok olduğunu farketmiş. O günden sonra bebek kanlı idrar yapmaya başlamış. Artık öleceğinden eminlermiş. Kötü bir şeyler oluyormuş bebeğe, ama ellerinden bir şey gelmiyormuş.

Onlar bebekleri öldü ölecek diye bekleşirken, Hacı Süleyman hastalanmış. Hani derler ya geldi mi peş peşe gelir diye…

Hacı Süleyman zayıflamaya, nefes darlığı çekmeye başlamış. Boğazında günden güne büyüyen bir yumru peydahlanmış. Doktorun koyduğu teşhis kötüymüş. Gırtlak kanseri:

-Dişisi gibi görünüyo. Hızlı büyüdüğüne göre… Kendini yormayacaksın. Verdiğim ilaçları düzenli kullan. Yemene içmene elinden geldiğince dikkat et…

Hatice perişan olmuş. Onu kırmayan, kızına babalık yapan, elinden Kuran’ı, dilinden duayı düşürmeyen kocası… Aslında herkes çok üzülmüş. Babaları bilge bir adammış. İyi bir baba, iyi bir dede… Hele Zeynep için bambaşkaymış. Onun için yaptıkları… Daha geçen yıl Zeynep’i kurtarmak için çırpınan adam şimdi küçük bir çocuk kadar kalmış bedeniyle hayat mücadelesi veriyormuş.

Hacı Süleyman son gününe kadar namazı aksatmamış. Kuran okumaya devam etmiş. Çocuklarına güzel nasihatler vermeye, torunlarının başını okşamaya… Ölümü yaklaştıkça öteki dünyadan ziyaretçileri gelip gitmiş yanına. Kendinden önce ölen sevdikleri…

Artık o gün yatakta, güçlükle nefes alırken, çocukları başında son anlarına şahitlik ederken; gülümsemiş. Öyle güzel bir gülümsemeymiş ki bu… Taaa gençlik zamanlarındaki gibi… Ardından kimsenin görmediği biriyle konuşmaya başlamış. Gözlerinden yaşlar gelerek, anlaşılmaz sözlerle ve mutlu bir ifadeyle…

Sonra bu ifade kaybolmuş. Odada, etrafını saran ve onu ilgiyle izleyen çocuklarını farketmiş. Hatice usulca:

-Hacı Süleeman… Kim geldi ziyaretine? Kimiilen gonuşuyodun?

Göz yaşları içinde, mırıldanarak gelmiş cevap:

-Hatcaa… Zamanım gelmiş gari. Peygamberim geldi. Birlikte Kabe’ye giddik. Çok gözeldi. Siz siz olun imandan ayrılmeyin. Kimsenin bi guruşunda gözünüz olmasın. Gul hakkına girmeyin. Çocukları sevindirin. Birbirinize eyi davranın. Namazınızı ihmal etmeyin. Kuran yolundan sapmeyin… Ben sizleeden razıyın. Hakkım hepinize helal oosuun. Sizle de haklaanızı helal edin…

Gözlerden boşalan yaşlar eşliğinde haklarını helal etmişler. Peşinden son sözleri duyulmuş Hacı Süleyman’ın:

-Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne muhammeden abdûhü ve resûlühü…

Yüzünde gülümsemeyle, öylece derin bir uykuya dalmış gibi gözleri kapalı bitirmiş bu dünyadaki ömrünü. Yas ede ede küçücük kalan bedenini, kara toprağın koynuna defnetmişler. Bir devir onunla birlikte kapanmış. Artık Kayalar’ın evi başsız, babasız kalmış.


HER PAZAR YENİ YAYIN


ROMAN PROJESİ BECERİKLİ KADIN'IN -HATİCE ÖZTÜRK- NOTER ONAYLI ÇALIŞMASIDIR. BÖLÜMLERİN HERHANGİ BİR YERDE İZİNSİZ YAYINLANMASI, KOPYALANMASI, DAĞITILMASI, PAYLAŞILMASI VB DURUMLARDA HUKUKİ SÜREÇ BAŞLATILACAKTIR

4 yorum

  1. Hüznün tavan yaptığı bir kitap bu.. bı o kadar merak uyandırıcı.. devamını bekliyor,okuyorum her hafta.. ☺️

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. Çok teşekkür ederim. Evet hüzün çok fazla... Ve maalesef gerçek. Belki de bu yüzden bu kadar etkiliyor 💝

      Sil
  2. Harika bir yazım olmuş aklına sağlık çok etkilendim çok teşekkürler

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. Asıl ben teşekkür ederim. Yorumunuz beni çok mutlu etti 🌸💝

      Sil

Yorumunuz için teşekkür ederim.