HİDE

Grid

GRID_STYLE
false
TRUE

blog

HIDE_BLOG

Classic Header

{fbt_classic_header}

Header Ad

HABERLER

latest

BİR GÜNDE HER ŞEY DEĞİŞTİ-AĞIR DRAM

Şu resimdeki gözlüklü kadın var ya hani... Filizce Home adındaki youtube kanalında ordan oraya gezip vloglar yapan gezenti... İşte bu g...


Şu resimdeki gözlüklü kadın var ya hani... Filizce Home adındaki youtube kanalında ordan oraya gezip vloglar yapan gezenti... İşte bu gün onun dramını anlatıcam size. Bu hikaye bize, bir günde hayatlarımızın nasıl tümüyle kökünden değişebileceğini gösterecek.

Filiz benim ablamın kızı. Esasen ben onun teyzesiyim. Ama aramızda yaş farkı olmadığı için iki kardeş gibi büyüdük. Benim dünyadaki en kıymetlilerimdendir o.

Daha 17 yaşındaydı Osman'la evlendiğinde. Onların ki görücü usulü bi evlilik olmuştu. Birbirlerini tanıdıkları söylenemez. Osman kendi köyümüzden ailemizin tanıdığı bir gençti. Küçük yaşta şehre gelmiş, dayısının evinde uzun yıllar yaşamış, yokluk, yoksulluk içinde ayakta kalmaya çalışmış, bir çiçekçi dükkanında çırak olarak işe başlayıp sonrasında bi arkadaşıyla ortak çiçekçi dükkanı açmış biriydi. Henüz 23 yaşındaydı. 

Evlendikten sonra birbirlerini tanımaya başladılar. Ve tanıdıkça sevmeye... Öyle güzel bir çift olmuşlardı ki... Osman açtıkları dükkanın borçlarını ödemek için deli gibi çırpınırken, Filiz evde bi tarhana çorbası yanında bulgur pilavıyla akşam sofrasını kurardı. Bir de soğan yumrukladılar mı... Tadından yenmezdi o yemekler. Çünkü mutluydular. Gözleri çokta değil, huzurdaydı. 

Derken evliliklerinin ilk meyvesi dünyaya geldi. Büyük kızları... Öyle güzel bir bebekti ki. Babasının burnunu, annesinin gözlerini almıştı bebekleri. Osman kızına tıpkı eşi gibi aşıktı. Dükkanın kapanış saati geldiğinde koşarak elinde ekmekle evine gelirdi. Filiz'e kocaman sesiyle !Karıcığım, karıcığım" diye pervane olurdu. Onlar aşkım, bi tanem gibi sözlerle değil, birbirlerine "karıcığım-kocacığım" diye seslenen bir çiftti. 

Bu sırada Osman dükkan ortağından ayrılmış, artık dükkanın sahibi olmuştu. Yeniden borç çıkmıştı haliyle. Ortağa hakkı ödenecekti. Yine kemerleri sıktılar. Yine bir tas çorba ve kuru soğana talim ettiler. Ama sonunda temize çıktılar. Nihayet rahat nefes alabileceklerdi. 

Osman, Filiz'ini rahat yaşatmak istiyordu. Düşündü ki, kemer sıkmaya alışığız. Biraz daha dişimizi sıkalım, bir ev alalım. Heyecanla bu hayallerini de gerçekleştirdiler. Öyle güzel bir yuva yaptılar ki kendilerine, girenin huzur bulduğu, ayrılmak istemediği, sıcacık bir ev... Bir kaç yıl sonra, evin borcu da bitti.

Osman öyle sevildi ki, kısa sürede dükkanı nam saldı. Dürüstlüğü, helal rızık için mücadelesi, efendiliği...Yani sizin anlayacağınız, çok iyi bir eş, çok iyi bir baba ve çok iyi bir esnaftı. O çalışır eve taşır, Filiz çar çur etmeden evi çeker çevirirdi. 

Filiz'in ev düzeni, temizliği, birden bin edişi herkesin dilindeydi. Esasen çok deli dolu olduğundan kimse onun evliliğinde bu denli derli toplu olacağını düşünmezdi. Herkesi yanılttı. Kocasıyla birlikte harika bir uyum içinde mutlu mesut yaşıyorlardı. Mutluluklarını ikinci bebekleriyle perçinleştirdiler. Babasının aynısı olan, pamuk pamuk bir kız... 

Onun dünyaya gelişiyle Osman düşündü ki "bunlar kız çocuğu, büyüdüklerinde ezilmesinler. Ben çok garibanlık çektim, benim çocuklarım çekmesin. Onlar için kooperatife girem deyon. Bi eve girsek, bi  de arsa alsak... İleride rahat ederler"... Bu fikrini Filiz'e açtığında "olsun" dedi Filiz. "Biz alışığız kemer sıkmaya, çocuklarımız bizim yaşadıklarımızı yaşamasınlar. Hayata güçlü başlasınlar. Biraz daha geri dururuz hayattan kocacığım. Çok güzel düşünmüşsün."

Ve Osman dediği gibi o daireyi ve arsayı aldı. Ödemelerine başladı. İçleri huzurluydu. Çocukları sağlıklıydı. Birbirlerini her konuda tamamlayan harika bir evlilikleri vardı. Bana örnek göstereceğin bi evlilik var mı deseler, hep onların evliliğini söylerdim. Onlarınki herkesin gıpta ettiği bir birliktelikti. 

Herşey öyle güzel gidiyordu ki. Rahattılar, mutluydular. Büyük kızları 7 yaşında, bebekleri 8 aylık olmuştu. 

Ben o sıralar sürekli rüyamda Osman'ı görmeye başladım. Gurbette olunca malum olur derler ya hani... Ne hikmetse Denizli'de yaşanacak kötü şeyler hep rüyalarıma girerdi. Diken üstündeydim. Dillendirmeye korkuyordum... Ya çıkarsa...

O gün iş yerinde Osman'a şiddetli bir baş ağrısı girdi. Normalde sık hasta olan biri değildi. O yüzden önce geçiştirdi. Sonra daha da şiddetlenince karısını aradı:

-Karıcığım, benim çok kötü başım ağrııyo. Hap içdim geçmedi. Ne etsem? Hastaneye mi gitsem ki?

-Aaa, geçmiş olsun kocacığım. Oyalanma git. Bi iğne filan yaparlar. Çekip durma. Allah Allah, grip filan mı olcen ki?

Osman hastanenin acil servisine gitti. Baş ağrısı için bi iğne yaptırdı. Ve arabasına binip dükkanına doğru yola çıktı.  Ama birşeyler yanlıştı, gözü kapalı bildiği dükkanının yolunu bulamadı. Bi anda aklından uçup gitti. Sonrasında o kopuş yok oldu ve dükkanına ulaştı. Ama ağrı azalmadı. Gündüz yolunu kaybedişi de onu işkillendirdi. Akşam üstüne doğru elemanıyla birlikte tekrar hastaneye gitti. Bu kez acil doktoru ona mutlaka nöroloğa görünmesini söyledi. Ama artık mesai bitmişti ve nörolog için ertesi günü beklemesi gerekiyordu. Tekrar iğne yapılıp evine döndü. 

Eve geldiğinde baş ağrısı hafiflemiş, gün boyu onu işkillendiren duygulardan uzaklaşmıştı. Hep birlikte sofraya oturdular, neşeyle yediler içtiler. Biraz sohbet ettiler. Hastaneye gidiş gelişlerini anlattı karısına. Ardından yatma zamanı geldi:

-Karıcığım biliyon, bu gün ben bi değişik oldum. Baş ağrım geçti ama ne oluu ne olmaz. Ben giden yaten. Sen de çocuklaa la yat. Gece bakaasın ağrım yeniden tutaa, seni de uyutman. Sen hiç uykundan olma. 

-E olur mu Osman'cığım öyle?

-Olur, olur. Rahat rahat yatın uyuyun. Haden ben gaçdım. Giden yaten. Sabah erken gitceen işee...

Karısının yanaklarından öptü, büyük kızını ve bebeğini de. Bu onları son öpüşüydü. Ve hiç biri bunun son olduğunun farkında değildi.

......................................

Gece saat üç! Büyük bir gürültü koptu. Filiz sesi duyar duymaz yataktan fırladı. Ayakta, karanlıkta bekledi... Önce eve hırsız girdiğini düşündü. Korktu.. . Sonra hemen yan odadan tıkırtılar gelmeye başladı. Osman'ın yattığı odadan. Filiz sesi titreyerek seslendi:

-Osmaaan! Osmaaann! İyi misin? Bi şey mi devirdin?

Osman'dan cevap gelmedi. Tekrar tekrar seslendi. Yine cevap yok... Ama tıkırtılar devam ediyordu. Birinin mırıldandığını duyuyordu. Korkuyla odadan çıkıp yatak odalarına gitti. Kapıyı açtığında şok oldu...

Osman yerde oturmuş, bakışları tamamen başka biri gibi, başka bir dünyadan gibi, bom boş bakınarak bir şeyler topluyormuş gibi elini halının üzerinde gezdiriyor... Filiz panikle yanına çömeldi. Yüzünü tutup:

-Osman'cıım, Osman'cıım iyimiin? Bana bi bak hadi. Kocacııım. Hadi bi bana bak...

Osman Filiz'i tanımıyormuş gibi bakınıp sonra yaptığı hayali işe geri döndü. Filiz'in bacakları çözüldü. Bir şeyler çok fena tersti. Telefona koştu, babasını aradı. Babası üzerinde pijamasıya telaşla geldiğinde Osman Filiz'i tanımaya yeni yeni başlamıştı. Ama dili dolanıyor, konuşmakta zorluk çekiyordu. Babasıyla birlikte onun kollarına girdiler. Hastaneye götürmek için aşağıya indiler. Tam arabaya bindireceklerdi ki Osman nöbet geçirdi. 

Deli gibi çırpınıyordu. Ne yapacaklarını bilemediler. Filiz ağlıyordu. Kocasına çok fena bir şey oluyordu ama ne? Sonra Osman'a felç indi. Büsbütün arabaya yatırdılar. Hastaneye ulaştıklarında ortalık karıştı. Durum iyi görünmüyordu. Ama büyük şansları vardı. O gece nöbetçi doktorun uzmanlığı nörolojiydi...

Sonraki 2 gün boyunca Osman nöbetler geçirmeye devam etti. Kâh karısını tanıyordu, kâh tanımıyordu. Henüz teşhis konulamamıştı. O gün hastalığının ne olduğu belli olacaktı. Herkes endişe ve dualarla tanı konulmasını bekliyordu. 

ENSEFALİT!!! Adını daha önce hiç duymadıkları bir hastalık. Sonradan öğreneceklerdi ki herpes virüsü beynine ulaşmış ve büyük bölümünü harap etmişti. Yaşayacağına dair umut yoktu. Ki yaşasa bile beyinden geriye kalan öyle azdı ki, artık hangi görevlerini yerine getirebileceğini kestiremiyorlardı. 

Derken 40 gün geçti ve Osman ölümü yendi. Öyle büyük bir mutluluktu ki bu... Hiç birimiz bilemedik neye mutlu olduğumuza. Oysa artık Osman'dan geriye kalan sadece bedeniydi. Yürüyebiliyor, konuşabiliyordu ama insani duyguları tamamen gitmişti. Sürekli halüsünasyon görüyor, gördüğü halüsünasyonların etkisiyle Filiz'e ve çocuklarına saldırıyordu. Üşüme, doyma, korku gibi duyguları silinmişti. Ve artık yaşadığı hiç bir şey hafızasında kalmıyordu. Eskileri hatırlasa da yeni hiç bir şeyi beyni kaydetmiyordu. 

Artık hiç bir şey eskisi gibi olamayacaktı. Filiz evlerindeki tüm çatal ve bıçakları kilit altına aldı. Pencereleri kapı sanan kocası düşmesin diye gece gündüz uyumadı. Öyle yorgun düşmüştü ki bazen ayakta uyuduğunu sonradan farkediyordu. Hemen silkelenip Osman'ı kontrol ediyordu. Osman'ın nöbetleri çok şiddetli geçiyordu. Her nöbet sonrasında kişiliği değişiyor, önceki halinden geriye pek bir şey kalmıyordu. Tam yeni  durumuna alışmaya başladıklarında tekrar gelen bir nöbetle yeniden herşeye sil baştan başlıyorlardı.  Bebeği annesinde, büyük kızı ise geçici bir süre teyzesinde kalıyordu. Çünkü çocuklara saldırıyor, ellerindeki yiyecekleri hırçın bir şekilde alıyor, onları korkutuyordu. Yine de Filiz büyük kızını hastane günleri biter bitmez eve getirtti. Çünkü onun varlığı ona güç veriyordu.

Başta patron olmayınca çiçekçi dükkanı batma noktasına geldi. Başka hiç bir gelirleri yoktu. Oradan gelir gelmezse Osman'ın bundan sonraki tedavisini yaptırabilmesinin imkanı yoktu. Osman'ın ailesi ne maddi ne de manevi hiç bir destekte bulunmuyorlardı. Daha hastalandığı ilk hafta emar için 40 lira gerekmişti. Osman'ın mühendis abisinden borç alıp çektirmişti Filiz o emarı. İki gün sonra kaynatası:

-Zaten bu geberip gitcek. Olan ooolumun 40 liirasına ooduu. Ne zaman vercen o pareyi?

demişti. Bu söz Filiz'e o kadar çok koymuştu ki... Osman'ı düne kadar onlar için neler neler yapmıştı. Bu gün ise ilk gözden çıkaranlar onlar olmuştu. Eline ilk para geçişinde o parayı kaynına iade etmişti. Ama bu olay onda derin yaralar açmıştı.

Filiz kendi ailesinin desteğiyle direniyordu ama Osman'a verilmesi gereken ilaçlardan sadece bir tanesinin fiyatı bundan 17 yıl önce 1.500 liraydı. Parasını ödeyip alması gereken ilaçlar. Uzun zaman bu ücretleri babasının yardımıyla ödedi. Sonrasında rapor çıkararak altından kalkmaya çalıştı.

Osman hiç bir ihtiyacını kendisi göremiyordu. Uyku ihtiyacı kalmamıştı. O yüzden gece gündüz onu kontrol altında tutmak gerekiyordu. Sabaha kadar okey oynamak istiyordu. Filiz uyumadı, onunla oynadı. Filiz yemedi, yemek aklına bile gelmiyordu. Filiz bebeğine hasret kaldı. Bebeği anne babasını tanımadan büyüyordu. Filiz büyük kızını korumak için sürekli gözünün önünde tutuyordu. Ama yetmiyordu... Filiz! Kocasını biraz olsun iyileştirebilmek umuduyla hayatından vazgeçti.

Artık gelirleri çok düşüktü. En büyük korkusu Osman'ın ilaçlarını alamayacak duruma gelmekti. Bunu düşünmeyi bile reddediyordu. Bu yüzden Osman'ı da alıp çiçekçi dükkanının başına geçti. İş konusunda hiç tecrübesi yoktu. Buket nasıl yapılır onu bile bilmiyordu. Üstelik kocası gelen müşterileri korkutuyor, kaçırıyordu. İş yerinden kazandıkları uç ucuna yetiyordu. Bu yüzden kooperatif evinin sözleşmesini fesh etti ve zararına yatan paradan aldığını ilaçlara yatırdı. Olmadı... Yetemedi...

Osman artık doymuyordu. Doyma merkezi hasar gördüğünden sürekli yemek yiyordu. Favorisi simitti. Bir günde 50 simit aldıkları oluyordu.

Sonra araba sürmek istiyordu Osman. Sipariş çelekleri, sepetleri götürmek için yanına Osman'ı da alan Filiz'i arabayı kullanmak için tartaklıyordu. 

Bazen karşılaştıkları insanlar, yürüyüşü sarhoş gibi olduğu için, saldırgan davrandığı için onu dövmeye kalkışıyorlardı. Filiz kocasını korumak için öne atılıp, her türlü saldırıya göğüs geriyordu. Çok yalnızdı, çoookkk...

Bu sırada yeni iş arayışlarına girdi. Yabancı dilinin oluşu kısa sürede iş bulmasını sağladı. Bir ipek halı firmasında çalışmaya başladı. Sabah 5 te kocasını elemanına emanet edip yola düşüyor, öğleyin 12 de çiçek dükkanına geliyor, geç saatlere kadar kocası ve kızını gözünün önünden ayırmadan orada çalışıyordu. Bunun yanında, dükkanının arkasındaki çiçek hazırladıkları bölüme bi dikiş makinesi yerleştirdi. Nevresim takımları dikmeye başladı. Boş kaldıkça dikiyor, salı günleri seyyar satıcılık yapıyordu. Sonrasında belediye başkanının yardımıyla pazarda bi tezgahı oldu. Her perşembe, diktiği nevresimleri orada satmaya başladı. Tüm bunları yaparken Osman ve kızı hep yanındaydı. Çünkü gözünün önünden ayırırsa Osman'ın kaybolacağından, başına bir hal geleceğinden korkuyordu.

Bir yandan da sürekli kocasını daha iyi bir hale getirebilecek sağlık merkezi araştırıyordu. Hiç bir hastane Osman'ı kabul etmiyordu. Çünkü  tedavi edilmesi imkansızdı. Derken Ege üniversitesinden bir hoca Osman'ı kabul etti. Tedaviyle kişilik değişimlerinin azalabileceği, nöbetlerinin seyrekleşeceği düşünülüyordu. Filiz çok sevindi. Belki bir umut vardı... Denemeliydi. Kocasını hastaneye yatırdı ve göz yaşlarıyla ayrıldı oradan. Her hafta sonu İzmir'e gitti. Onun banyosunu yaptırdı, traş etti. Temizledi... Mutlu oluşunu doyasıya yaşamaya çalıştı. Ama bu hastane maddi olarak çok fazla yük bindiriyordu üzerine. Dayanabildiği kadar dayandı. 4-5 ay içinde Osman'da çok güzel gelişmeler olmuştu. Alıp evlerine getirdi.

Oradaki hastanede Osman'daki gelişme Filiz için öyle değerliydi ki... Maddi olarak altından kalkabileceği yeni bir merkez arayışına girdi. Derken Tavas'ta bir hastane buldu. Hem yakındı, hem de iyi bir hastaneydi. Baş hekimle görüştüklerinde:

-Filiz hanım. Biz kimi kimsesi olmayan hastaları kabul edebiliyoruz. Prosedürümüz böyle. Oysa siz evlisiniz. Bu durumda Osman'ı kabul etmemiz mümkün değil. Ama kağıt üzerinde boşanırsanız, kimsesiz kalacağından hastanemize kabul ederiz. Ve burada çok güzel gelişmeler kaydedebiliriz.

Filiz önce bunu kabullenmek istemedi. Sonra başka çaresi olmadığını görünce gözünden sakındığı kocasını boşadı. Elbette sadece kağıt üzerinde. Hemen Tavas'taki hastaneye gitti. Ama büyük bir şok yaşadı. Hastane kapanmıştı...

Elleri böğründe, büyük bir üzüntüyle döndü oradan. Yine de pes etmedi. Arayışlarını sürdürdü. En sonunda Manisa akıl hastanesi Osman'ı kabul etti. Doktor Filiz'e:

-Aslında bizim normlarımıza uygun bir hasta değil. Fakat burada en azından kendi pantalonunun fermuarını kapatmayı, yüzünü yıkamayı, basit günlük ihtiyaçlarını görmeyi öğrenir. Aslında yaşıyor olması mucize. Beyinde işlev gören yer yok denecek kadar az. Çok iyi bakmışsınız ki hala yaşıyor... 

Filiz umutlandı. Tamam dedi, ben her hafta sonu gelirim. Ağlaya ağlaya Osman'ı orada bırakıp döndü.

Artık evleri eskisi gibi değildi. Dolapları bom boş... Her yer karma karışık... Büyük kızıyla darmadağın. Yine bir çok işe koşturmaya devam ediyordu. Çünkü tedavi masrafları, her hafta sonu hastane ziyaretleri, dükkanın vergileri, eleman ücretleri... Küçücük omuzlarında koca dağları taşımaya çalışıyordu. 

Çok zor bir süreçti bu. Kabullenmeye bile zaman bulamadığı, uykusuz geçen bir buçuk yılın sonunda perişandı. Yine de bi umudu vardı. Osman oradaki tedaviyle saldırganlığından kurtulabilir, kendi ihtiyaçlarını görebilir hale gelebilirdi.

Her hafta sonu kocasını görmek için Denizli'den Manisa'ya gitti. Her gidişinde Osman'ı biraz daha iyi görüyordu. Demek ki doğru yoldaydı. Çektiği vicdan azabını, Osmada gördüğü gelişmelerle yatıştırmaya çalışıyordu. Ama bırakmadılar onları. Bırakmadılar ki biraz daha yol alabilsinler...

Son ziyaretinde doktor:

-Filiz hanım. Kocanızın abisi geldi buraya. Çok öfkeliydi. Sizin, kocanızı buraya bırakıp ondan kurtulmak için ona iftira ettiğinizi söylüyorlar. İlk başta da söylemiştim size. Osman bizim normlarımıza uygun bir hasta değil diye... O yüzden çok üzgünüm ama, eşinizi taburcu etmek zorundayım...

..........

Tam 2.5 yıl... Detaya bi girsem imkanı yok çıkamam. Filiz'e destek olmak için Denizli'ye gittiğimde, çoluk çocuk daracık bir odaya yığılıp yatıyorduk. Yazın deli sıcağında cam açmamız mümkün değildi. Çünkü Osman'ın ne yapacağı belli olmuyordu. O gecelerden birinde derin uykumdan ürpererek uyandım. Osman üzerimize doğru eğilmiş, öfkeli gözlerle bize bakıyordu. Sakince:

-Hayırdır teyzem, uykun mu kaçtı?

diye sordum. O bana hasta olmadan önce teyze diye takılırdı. Ben de ona teyzem diye... Odadaki çocuklar ve Filiz hiç bir şeyden habersiz uyuyorlardı. Osman'ı alıp götürüp yatağına yatırdım. Uyumayacağını biliyordum. Elbette ben de uyuyamadım. Korkmamak mümkün değildi. Ben onlarda sadece 10 gün kaldım. O on günün etkisi uzun zaman terketmedi beni. 

Filiz... İkibuçuk yıl direndi. Ailesi hep destek oldu. Ama bir yere kadar... Sonunda onlar da pes ettiler. Filiz haricinde herkes pes etti. Filiz inatla direnmeye devam etti.

Herkes ona baskı yapmaya başladı. Osman iyiyken ailesine çok yardımcı oluyordu. Ondan iyisi yoktu. Hasta olduğu gün ailesi sırt çevirdi diye terketmesi için herkes Filiz'i ikna yarışına girdi. İnanırmısınız, ben bile...

Öyle kötüydü ki hayatları. Çocuklar perişandı. Bebekleri artık büyüyüp üç yaşına girmiş, büyük kızı ise onuna basmıştı. Ve babalarından ölesiye korkuyorlardı. Büyük kızı küçüğe göre çok daha kötü etkilenmişti. Çünkü o babasına aşık küçük bir kızken, babasından fellik fellik kaçmak zorunda kalmıştı. Sonunda yaşadığı stresin gerginliğiyle 3 ay içinde ileri derecede skolyoz oldu. 

Onun skolyoz teşhisi, küçük bir nefes alabilmek için bana geldiklerinde, burada, Trabzon'da kondu. Ergenlik dönemine girmişti. Çok hızlı ilerliyordu. Yavrumun tüm üst bedenini alçıya alıp özel bir korse yaptılar. Korse hani şu melamin tabaklar vardır ya... İşte onun gibiydi. Kolları hariç üst bedenini sıkı sıkı sarıyordu. Daha ilk günün sonunda, çocuğun bedeni pişik yanıklarıyla dolmuştu. O korseyi yatarken bile çıkarmaması gerekiyordu. Gün içinde belki 2 saat...

Filiz deliye döndü. Hepimiz deliye döndük. Çocuğun omurgası hızla bozulmaya devam ediyordu. Öyle de güzel bir çocuk tu ki... İnsan bakmaya kıyamazken, bu kadar ağır bir hastalıkla boğuşurken, şimdi de başka bir ağır hastalık. 

Filiz şimdi hem kocası, hem  de kızı için sağlık merkezleri araştırmaya başladı. Derken bir hastane buldu. Almanya Frankfurt'ta....

Kızının tüm geleceği söz konusuydu. Artık öncelikleri konusunda karar vermesi gerekiyordu. Bu öyle zor bir karardı ki...

Filiz 45 kiloya düşmüştü. Uyumuyordu, yemiyordu, Osman için küçük bir umudun peşinde koşarken bir yandan da kızı için karar vermeye çalışıyordu. Ama yoktu öyle bir umut... Hiç bir zaman da olmayacaktı. Hele bir de kızının hastalığı ortaya çıkınca, artık herkes terketmişti onu. Ve daha fazla dayanamadı, pes etti.

Kızını acilen Frankfurt'taki hastaneye götürmesi gerekiyordu. Ama Osman'ı bırakabileceği kimse yoktu. Sonunda bir bakıcı buldu. Başka çaresi yoktu. Kendi evlerinde, onlar dönene dek Osman yatılı bakıcı tarafından bakılacaktı.

Filiz Frankfurt'taki hastaneyle görüştü. En az 3 ay kalmaları gerekecekti. Bu durumda artık 4 yaşına yanaşan küçük kızını bırakmaya gönlü el vermedi. Osman'ı bakıcıya bırakıp, çocuklarını da alıp Almanya'ya gitti.

Kısa süre sonra Filiz'in yokluğu Osman'ın durumunu kötüleştirdi. Nöbetleri sıklaştı ve yatağa düştü. Abileri gelip alıp köye, babalarının evine bıraktılar onu. Bundan sonra Osman'ı yaşlı anne babası bakacaktı. 

Osman artık yatağa bağımlıydı. Filiz'in aldığı havalı yatağında yatıyor, herkese karıcığım diyordu. Babası buna dayanamıyor, o haldeki oğlunu dövüyordu. Oysa Filiz onu korumak için ne çok şeye göğüs germişti. Saçının teline zarar gelmesin diye nelerden vazgeçmişti...

Kötü haber Filiz'in Almanya'ya gidişinden 3 ay sonra geldi. O gün içimde büyük bir sıkıntı vardı. Telefon çaldığında yüreğim hopladı. Açtığımda katıla katıla ağlayan Filiz'in sesi:

-Gitti... Hatice Osman'ım gitti...

Evet yaaa... Gitti Osman. Dönülmez yerlere gitti. Kocaman sesli, kocaman yürekli, dünya iyisi insan 33 yaşında ardına bakmadan gitti.. Onunla birlikte Filiz'den de öyle çok şey gitti ki... Bir daha hiç bir zaman tamam olamayacağı bir hayat kaldı Osman'dan geriye.

Kızı mı? Filiz Osman'ın ölümünden sonra dayanamadı. Kalamadı Almanya'da. Kocasının mezarına gitmek, onunla vedalaşmak istiyordu. Çocuklarını alıp döndü. Sonra kızının hastane süreci başladı. Nihayetinde 14 yaşında büyük bir skolyoz ameliyatıyla kurtardı kızını. Çok uzun zaman onun bakımıyla ilgilendi ve sağlıklı bir hayat sürebilsin diye gecesini gündüzüne kattı. Bu gün o kız 29 yaşında. Modellik yapabilecek güzellikte. Zarif, narin... Yetimliğini tıpkı annesinin yaşadıklarını kimselere hissettirmediği gibi hissettirmeden sağlıklı bir şekilde yaşıyor. Ama ruhundaki yaraları tahmin etmek hiç te güç değil değil mi?

Filiz mi? Sadece yaşıyor. Görenlerin gıpta ettiği bir hayat. Oysa içeride durum öyle başka ki... Sadece biz biliriz onun yüreğinin yangınını. Hala Osman dediğinde kopup gelen ağıtlarını biz biliriz.

Bir gün yahu.. Sadece bir gün, bir baş ağrısı. Dudağımızı uçuklatan bir virüs... Osman'ı aldı, Filiz'in ve çocuklarının enkazını bıraktı...


YASAL UYARI: YAYINLADIĞIM TÜM HİKAYELER BECERİKLİ KADIN'IN -HATİCE ÖZTÜRK- NOTER ONAYLI ÇALIŞMASIDIR. BÖLÜMLERİN HERHANGİ BİR YERDE İZİNSİZ YAYINLANMASI, KOPYALANMASI, DAĞITILMASI, PAYLAŞILMASI VB DURUMLARDA HUKUKİ SÜREÇ BAŞLATILACAKTIR.

LİNK PAYLAŞIMI YAPABİLİRSİNİZ. LİNK PAYLAŞIMLARINDA HERHANGİ BİR YASAL SORUN YOKTUR.


6 yorum

  1. Soğanı yumruklamak... Varsa bu çağda ne soğanı kabul eden ala.... çocukluğuma gittim geldim:)) Her yazarın hikayelerinde bulunan bir yapı vardır. Sizinkilerin ki ise ‘Korku’ bence. Yarın bir gün kitaplara girerse adınız. İşlediği tema korku... Hikayeleriniz güzel 👍

    YanıtlayınSil
  2. Çok enteresan bir şey yakaladınız. Ben korku temalı romanları çok severim ve bununla ilgili de yazmak hep istediğim bişeydi... Ama henüz bu alana el atmadım. Bakalım ileride ne olur ne biter. Üstteki anlattığım hadise ise gerçekten çok korkutucuydu. Olabildiğince bu yönünü baskılamaya çalışarak anlatmaya çalıştım. Yine de ucundan kıyısından kaçışlar oldu tabi. Hikayelerimi okumanız beni çok mutlu ediyor. Çok teşekkür ederim 💐

    YanıtlayınSil
  3. Bütün acıyı yüreğimin en derininde hissederek okudum.. Her sevdanın sınavı farklı işte. Hayat bize neler getirir tahmin bile edemeyiz. Filiz Hanıma sabırlar diliyor ve kucak dolusu sevgilerimi gönderiyorum ❤

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. Mutlaka ileticem canım. Osman'ı her düşündüğümüzde yüreğimiz ilk günkü gibi acıyor. Bizler böyleysek, Filiz'i düşünemiyorum bile... 😓

      Sil
  4. Kimse kimsenin içini yaşadıklarını bilmez. Çok hazin bir yaşam. Genç yaşta çekilen büyük acılar. Filiz'i youtube dn tanıyorum. Bir videosunda bu konuya çok kısa değinmişti. Detaylı okuyunca Çok şaşırdım. Allah büyük yardımcısı olmuş. Çok ama çok etkilendim. :-( #youtube Şahane bilgiler#

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. Aslında onun o süreçte yaşadıklarını yazabilmek imkansız. Öyle büyük acılara katlandı ki...

      Sil

Yorumunuz için teşekkür ederim.