HİDE

Grid

GRID_STYLE
false
TRUE

blog

HIDE_BLOG

Classic Header

{fbt_classic_header}

Header Ad

HABERLER

latest

PSİKİATRİ SERVİSİ-TRAJİ KOMİK HİKAYE

Hayat bazen insanın üzerine öyle çok gelir ki... Ama öyle üç beş aydan bahsetmiyorum. Yıllarca. Gelir de gelir, gelir de gelir... Böyle...



Hayat bazen insanın üzerine öyle çok gelir ki... Ama öyle üç beş aydan bahsetmiyorum. Yıllarca. Gelir de gelir, gelir de gelir... Böyle olunca tüm gücüne rağmen, ruhunda derin yaralar açılıverir. Benim de öyle zamanlarım oldu. Artık nefes alamaz, çareler bulamaz, sürekli yüreğim ağzımda yaşamaya dayanamaz hale geldim.

Nedenlerini yazmayayım. Yazarsam hepiniz psikiatriklik olursunuz. Kıyamam size ben. Aslında yazsam fena da olmazdı sanki 🤪. Beni o durumlara getirenler kimselerin yüzüne bakamayacak hale gelseler güzel olurdu... Neyse, develiğim tutmasın, kindar olmak kötü bişeydir. Büyüklük bende kalsın.

Neticede derin bir depresyon ve arkasından gelişen şiddetli bir agorafobiyle kendi ayaklarımla gittim hastaneye ve beni yatırın dedim. Çünkü çocuklarım vardı ve onların sağlıklı bir anneye ihtiyaçları, benim huzurlu bir hayata duyduğum ihtiyaçtan çok daha fazlaydı. Neticede hastaneye yatırıldım. Ve günlük faradi seanslarımla birlikte yoğun ilaç tedavim başlamış oldu. Ama işte, seni o hastaneye düşüren etkenler hastanede de peşini bırakmayınca tedaviden yarar göremiyordum. Bi 20 günümü zombi gibi geçirmeme rağmen agorafobim ilerledi ve artık hiç bir şekilde dışarıya çıkamaz oldum. Anladığınız üzere benim agorafobim hiç bir şekilde dışarıya çıkamamaktı. Yani bina kapısından dışarıya bir adım bile atamıyordum.

Uzatmayayım, en sonunda kötünün de kötüsü bir olay yaşadım. Ve 8 depresan, günlük 3 doz faradi (bi nevi küçük dozlu elektrik şoklarıdır diyebiliriz faradi için) reçetemle birlikte, gecenin bir yarısı, gözlerimi kat kat sargı bezleriyle bağlayıp, ambulansı hastanenin içine kadar sokup, ağır sakinleştiriciler yaparak beni üniversite hastanesinin psikiatri servisine naklettiler.

Durumumun ağır oluşu sebebiyle gece yarısında psikiatri servisi ana bilim dalı başkanı apar topar hastaneye gelmiş. Reçetelerime bakıp:

-Delirmişler mi bunlar? Bi insana bu kadar ağır ilaçlar nasıl verilir? Kadını komaya sokmuşlar!

Diye öfkelenip hemen yeni tedavime 2 ilaç reçetesiyle devam etmeye karar vermiş. Efenime söyliyim, neticede o ilaçların sayısı 3. gün 10 a yükselmişti. Ama artık şükürler olsun ki faradi tedavisi görmüyordum.

Bu servisi sevmiştim. Kapalı servisti. Bu sayede benim ruhumla oynayanlar zırt pırt gelemiyorlardı. Burası bana beş yıldızlı tatil köyü gibiydi. Şükür, azıcık nefes alabilmeye başlamıştım. Üstelik bir sürü kafa insanla bir aradaydım. Servis kadın erkek karışık, sosyal etkinliklerin düşünüldüğü, sürekli gözetim altında olduğumuz, oldukça korunaklı bir yerdi. Hele benim gibi agorafobik biri için hayalden öte güzeldi. Çünkü kocaman balkonu doğaya ve güzelim Karadenize bakıyordu ve tamamiyle kırılmaz camlarla kaplıydı. Bundan iyi daha ne olabilirdi ki?

Tüm servis hastalarının içinde -ki- bunların bir çoğu şizofren, bipolar gibi ağır ruh hastaları, en çok ilaç alanı bendim. İsimlerini yazsam şok olursunuz. Yine de dipcik gibi ayaktaydım. Orada prosedür şöyle işlerdi. Ne kadar depresan alırsanız alın, sabahın 6 sında ayakta olmak ve en geç gece saat 12 de yatıp uyumuş olmak zorundaydınız. Gün içinde geberseniz uyumak yasak. Zombi gibi dayanmalısınız. Yoksa uçuşa geçersiniz ve berbat bir bağımlıya dönüşürsünüz. O yüzden, ilaçların yan etkileriyle sürekli savaş halindeydim. Bir kez bile gizli kaçak uyumaya çalışmadım. Uzun koridorda kah volta atıyor, kah diğer hasta arkadaşlarla pinpon oynuyor ya da sosyal odada televizyon izliyordum.

Serviste her zaman nöbetçi doktor olurdu. Ayrıca vardiyalı çalışan çakmakçılar... Çakmakçı ne? Diye soruyorsunuz değil mi? Onlara çakmakçı adını ben takmıştım. Aslında servisteki zebellah gibi güvenlik görevlileriydi onlar. Biri delirdiğinde tek kollarıyla tuttukları gibi götürüp yatağa bağlayan, ya da zapteden güvenlikçiler. Hepsi çok şeker insanlardı. Neden çakmakçı adı takmıştım onlara? Çünkü bizim çakmak bulundurmamız yasaktı. Sigara içmek istediğimizde onlara söylerdik, sigaramızı onlar yakarlardı. O yüzden onlara bu ismi takmıştım. Sonrasında güvenlikçilere bütün hastalar çakmakçı diye seslenmeye başlamıştı.

Hepsi kafa insanlardı. Biri hariç. Halit abi! Masmavi gözleri, kırmızı yanakları olan, zebellah gibi bi adamdı. Sürekli çatık kaşla volta atardı. Bütün hastalar ondan korkardı. Kimin adını seslense, olduğu yere mıh gibi çivilerdi. Neyse, ben konumuza döneyim.

Malum fibromiyalji hastasıyım. E haliyle beni hastanelere düşürecek kadar ağır dertlerle boğuşan biri olarak, bu hastalığın beni bulması gayet doğal. Her şey yavaş yavaş düzelmeye başlarken bi tutuldum... Aman Allah'ım. Ölüyorum. İki büklüm kaldım. Hemen fizik tedavi servisinden konsültasyon istendi. Gelen doktor baktı etti, en sonunda contramal yazdı. Günde 3 doz, yüksek miligram. Anlayacağınız şahdım şahbaz oldum.

On tane depresanın üstüne contramale başlayınca -kendisi kanser hastaları başta olmak üzere ağır ağrılarda kullanılan ve süper bağımlılık yapan, ayıyı bile uyutan bir ağrı kesicidir ve yeşil reçeteyle satılır- ben oldum kütük. Allah'ım dayanamıyorum. Yemek yerken başım düşüyo, otururken öyle... Öleceem uykudan. Geberiyorum. Ama odama gitmeme bile izin vermiyolar. Sosyal alanda dolaş diyolar.

Bacaklarımı sürüye sürüye turluyorum, yok... Bildiğiniz ayakta uyuyorum. Yüzümü yıkıyorum olmuyo, zıplamaya çalışıyorum olmuyo... Gözlerim açık ama ben başka alemlerdeyim. O noktaya geldim artık. Dayanamıyorum. Geçtim televizyon izlediğimiz odaya. Arkadaşlar tv izleyip muhabbet ediyolar. Çekyatlardan birine oturduğumu hatırlıyorum. Gerisi yok...

Derinlerden bi emir duydum:

-Hatice hanım, derhal kalkın! Burası uyuma yeri değil! Yatma vaktini bekle!

"Eneeem, Halit abey ya bu. Eyvah eyvah. Hatca topla kendini, aç gözlerini bakem". İç sesim bunu diyor. Tüm gücümle oturmaya çalışıyorum. Bi yandan Halit abi kızmasın diye ne desem diye düşünüyorum. Korkudan muhakemem zirve noktasında. Oturmayı başarıyorum. Sonra sakince bağdaş kuruyorum. Meşhur yoga pozisyonu alıp avuçlarımı önümde birleştiriyorum. Şaşı şaşı bakarken -gözlerimi odaklayamıyorum- zum sarhoşlar gibi dilim dolana dolana:

-Halit abiii, ben uyumuyom ki... Yoga yapıyom yoga...

Deyip gerisin geri devriliyorum. Odadakilerin kahkahalarını duyuyorum. Ayrıca devrilirken en son gördüğüm şey Halit abinin yüzündeki yılışma. Vauvvvvv... İlk defa... Çok pis yakaladım onu. Gülebiliyoomuş. En son düşündüğüm şey bu oluyo.

O gün, o hadise servis için milad oluyor. Çünkü bir kaç gün sonra, bulduğumuz bi tepsiyi ters çevirip çalarak Halit abiyi tv odasında oynatıyoruz. Meğer adamın içindeki neşeli insanın çıkması için benim zombiye dönüp, yoga numarası yapmam gerekiyomuş. Onu anlıyoruz...

YASAL UYARI: YAYINLADIĞIM TÜM HİKAYELER BECERİKLİ KADIN'IN -HATİCE ÖZTÜRK- NOTER ONAYLI ÇALIŞMASIDIR. BÖLÜMLERİN HERHANGİ BİR YERDE İZİNSİZ YAYINLANMASI, KOPYALANMASI, DAĞITILMASI, PAYLAŞILMASI VB DURUMLARDA HUKUKİ SÜREÇ BAŞLATILACAKTIR.

LİNK PAYLAŞIMI YAPABİLİRSİNİZ. LİNK PAYLAŞIMLARINDA HERHANGİ BİR YASAL SORUN YOKTUR.



4 yorum

  1. Sitenizi yeni gördüm Hatice Hanım. Gerçekten de çok becerikli bir insana benziyorsunuz. Çalışmalarınız harika. Bana da beklerim.:)

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. Çok teşekkür ederim. Sizin gibi edebiyatla iç içe olan birinden bu övgü beni çok mutlu etti.

      Sil
  2. Çakmakçı bir hikayeyi hatırlattı. Memduh Şevket Esendal-Otlakçı😄 hikayede psikolojik yön ise yine Haldun Taner-12’e Bir Kala , hikaye bütünsel olarak 9.Hariciye koğuşu... Maşallah yazarlık istidadı var. Hep derdim düşünen insan farklıdır. Düşünüp yaşayıp yazan çılgın. Bunları yazan Cesur... Çok iyi anlatım. Naçizane fikrim Üslup kaygısı güderseniz daha iyi olur. Birazda olaylara mecazi derinlik tadından yenmez. Elinize sağlık başarılar

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. 9. Hariciye koğuşunu defalarca okumama rağmen, bu hikayeyle benzerliğinin bu derece olduğunu enteresan bi şekilde farkedememişim 😅 Sanırım buradan şöyle bir sonuç çıkarabiliriz, hastanede yatıyorsan hangi çağda olduğunun önemi yok, hikayeler üç aşağı beş yukarı aynı... Üslup kaygısı şu güne dek aslında gütmedim. Güzel tespit. Ya da farklı bir üslup mu geliştiriyorum bilinç altında onu da bilemedim. Üzerinde düşüneceğim. Mecaz konusunda haklısınız. Yalın bir dille, olaylardaki duygu yoğunluğunu, her eğitim seviyesinden okurlara hissettirebilecek yazılar yazmayı tercih ediyorum. Bu belki edebiyatın cilveli yapısından biraz uzaklaştırıyor beni. Belki risk. Bu riski şimdilik üstleniyorum. Ama bunun üzerinde de düşüneceğim. Beni daha iyiye zorlayıcı eleştirileriniz çok değerli. Lütfen bundan vazgeçmeyin. Biraz inatçı bir yapım vardır. Dirensem de ısrara devam edin olur mu 😊😄

      Sil

Yorumunuz için teşekkür ederim.