HİDE

Grid

GRID_STYLE
false
TRUE

blog

HIDE_BLOG

Classic Header

{fbt_classic_header}

Header Ad

HABERLER

latest

BEN KÜÇÜK BİR KADINIM 9 BÖLÜM 1

Ellez’le olan düşmanlık daha uzun yıllar devam etmiş. Ama silah çekme hadisesi bir daha tekrarlanmamış. İki aile sessizce birbirlerinde...



Ellez’le olan düşmanlık daha uzun yıllar devam etmiş. Ama silah çekme hadisesi bir daha tekrarlanmamış. İki aile sessizce birbirlerinden uzak durarak, huzursuzca aynı mahallede yaşamaya ve hep tetikte beklemeye devam etmişler.

Her şey ters gitse de, üzüntüler, yokluklar, yoksulluklar olsa da hayatın akışını durdurmak mümkünmüdür? Elbette değildir. Zeynep tüm bu hengamelerin içinde altıncı bebeğine hamile kalmış. Her gebelik ömründen ömür götürürken, ömrüne ömür de ekliyormuş. Oldum olası çocukları çok seven Zeynep, omuzlarındaki ağır yüke ve yıpranmış genç bedenine rağmen yeni gelecek bebeği için sevinçliymiş. O “rızkı veren Allah doğan bebeğinde rızkını illa ki verecektir” e gönülden inanıyormuş. Okula giden çocukları için sabah erkenden kalkıp bazlama, pişi… Ne bulursa yapıp yedirdikten sonra dualar ede ede okula uğurlayıp, geride kalan küçükleri annesi Hatice’ye emanet edip, ev işlerinin peşine koşuyormuş.

Akşam olunca yer sofrasında yemeklerini yedikten sonra Selehattin:

-Siz anamla gonşulara gidin. Accık dinleniisiniz. Ben de çocuklara ödevlerini yaptıren.
Dediğinde, eline el işini alıp annesiyle birlikte kah Işık yengesine, kah artık evli olan Ayhan’a, kah Muhittin abisinin evine giderler, iki sohbet edip neşelenirlermiş.

Selehattin ise gaz lambasının fitilini yükseltir, ellerinde defterleri, kalemleriyle bekleşen çocuklarının ödevlerine bakar, onlara yardımcı olurmuş. Ödevler bittikten sonra sıra dua, sure ezberlemeye gelirmiş. Hepsine namaz surelerini, dualarını ezberletmesinin yanında, bildiği kıssaları, hikayeleri anlatır; onlara namaz nasıl kılınır, abdest nasıl alınırı öğretirmiş. Çocuklar babalarından çok korksalarda, akşamın olmasını iple çekerlermiş. Babalarının onların dersleriyle ilgilenişi, anlattığı hikayeleri dinlemek, ezberlerini su gibi okuyup, babalarından aferin almak dünyaya bedelmiş.

Rabia abla olarak onlara ön ayak olurmuş. İnce badem yüzü, iki örgülü uzun saçlarıyla narin bir buğday başağı gibiymiş. Artık 4. sınıfa gidiyormuş. Bir yıl sonra Allah’ın izniyle diplomasını alacakmış. Selehattin onunla çok gurur duyuyormuş. Arkasından gelen Süleyman derslerde çok başarılıymış. Hala baba oğul çekişmesi yaşasalarda, onun bu hali Selehattin’in göğsünü kabartıyormuş. Arkadan yetişen Beride hepsinden zekiymiş. Leb demeden leblebiyi anlar, bir şey söylendiğinde ikiletmeden yaparmış. Pamuk yüzlü, ela gözlü, çok güzel bir çocukmuş Beride. Gören maşallah der, başını okşar geçermiş.

Çocuk olarak hepsinin en çok aklında kalan, çocukluklarına dair hatırladıkları en güzel zamanlar babalarıyla ders çalıştıkları zamanlarmış. Arada kıkırdaşıp, babalarını kızdırsalarda, bazen babaları muzırlık yapıp onları kahkahalarla güldürürmüş. Öyle zamanlarda içten içe babalarının ne kadar iyi bi adam olduğunu düşünürlermiş.

O sabah Zepnep her zamanki gibi çocuklarını yedirip içirip, okula giden Rabia’sı, Süleyman’ı ve Beride’sini yolcu ettikten sonra günlük işlerine girişmiş. Kızı Hatice artık 5 yaşındaymış. Ardından yetişip gelen Şerife ise 3 yaşına yanaşmış. Anneleri çalışırken nineleriyle birlikte ona yardım ediyorlarmış. Ağızlarının tadı herşeye rağmen yerindeymiş.

Kuşluk vakti geçip öğleye dönmüş. Zeynep’in içine bi bunaltı çökmüş. Elindeki çalı süpürgesi ağırlaştıkça ağırlaşmış. Kendi kendine:

-Bebek sıkışdırıbaa ellem. Hayııdır inşallah.
Zeynep’in yüzünü solgun gören Hatice:

-Zeneep, gızım hasda mı oldun.Betin benzin solmuş ya… Bırak süpürgee gel accık dinlen.
Zeynep istemsizce elindeki süpürgeyi toprak sıvalı duvara dayayıp, anasının oturduğu yer döşeğine oturmuş:

- Ööle bi anda içime bi acı çökdü. Hayır oluu inşallah. Galbim sanki yerinden sökülübaa ana. Bi çeşit oldum. Bebek mi sıkıştırdı ki?

-Hayır oosun gızım. Ben de sabaha gadar değişik rüyalaa göödüm. Benim de içimde bi sıkıntı vaa emme, havadan dır belki. Baksene, hava yüklüü. Yağdı yağıcek.

Onlar bu sohbeti yaparlarken avlunun tahta kapısı açıldı. Aşağıdan Süleyman’ın sesi duyulmuş:

-Anaaaa! Anaaaaaaa!

Zeynep bismillah deyip fırlamış yerinden. Tahtalıktan aşağıya baktığında Süleyman’ın korkmuş gözleriyle karşılaşmış:

-Süleeman! Ne oldu oolum? Birinize bişey mi oldu?

Tapır tapır inmiş merdivenlerden. Oğlunun küçük omuzlarından tutup sormaya devam etmiş:

-Oğlum de baken bi? Ne oldu?
Süleyman bi anda kendini koyuvermiş. Gözünden akan yaşın eşliğinde, erkek çocuğu olmanın verdiği mertlikle karışık titreyen dudaklarının arasından:

-Rabiye abam bayıldı ana. Müdür hemen git anene bubene haber ver dedi. Hiç bişeyden habersiz yatıyoodu ben geliiken. Yüzü toprak gibiydi. Anaaa, abama bişey olmamışdır deemi?
Zeynep Süleyman’ın elinden tutmuş. Yalınayak olduğunu o zaman farketmiş, dönüp merdivenlerin dibindeki lastik ayakkabıları telaşla ayağına geçirmiş. Çoktan tahtalıkta korkuyla ağlamaya başlamış olan anasına dönüp:

-Anaaaa. Çocuklaa sene emanet. Ben goşen giden. Ne olmuş Rabiye’me? Dua et ana… Dua et!


Süleyman’la birlikte koşarak çıkmış evden. Karnındaki yedi aylık bebeğini bile unutuvermiş, öylece kızına bir an evvel ulaşabilmekmiş gayesi. Bi yandan Süleyman’a:

-Buben sıfatsız Osman emminin oreye gittiydi. koş baken baken anam, hadi ooolum. Git ona da habee ver. O da geesin. Korkma emi, abene bişey olmeecek inşallah. Hadi baken gooşş!

Süleyman’ın elinden ayrılıp, koşarak diğer sokağa sapışını izlemiş. Kafasının içinde binlerce düşünce yoğruluyormuş. Hepsi gelip boğazına tıkanıp gelen, uğursuz düşünceler…

Küçük, beyaz toprak sıvalı okulu gördüğünde bacaklarını hissetmiyormuş. Korku tüm hücrelerini doldurmuş, adrenalin tüm vücudunu hakimiyeti altına almış. Onu kapıda Bilal öğretmen karşılamış:

-Yenge, dur. Korkma. Ey işindi. Müdürün odasındaki divana yatırdık onu. Dinleniyo.

Zeynep müdürün odasına doğru yönelirken bir yandan sormuş:

-Bilal ööretmen, ne oldu? Gızım neye bayıldı?

-Du bi sakin ol yenge. Hindi müdür anladıverii zaten.


Açtığı oda kapısından içeri buyur etmiş Zeynep’i. İlk gördüğü mum gibi sararmış, dudakları morarmış kızının boylu boyunca divanda yatan narin bedeni olmuş. Koşmuş yanına:

-Gızım. Anam ne oluvedi sene? Eyimin gızım?

Rabia soluk soluğa:

-Bilmeyom ana. Koşturuyoduk, sonra galbim çıkıvedi sanki. Gerisini hatırlımeyom.
Müdür arkasından seslenmiş:

-Hoş geldin Zeenep yenge. Rabiye accık hastalanıvedi. Emme korkma, ey işindi.

-Ne oomuş müdür abee? Eğer aklım çıktı yerinden. Neden bayıldı gızım?

-Beden eğitimi dersleri vaamış. Ööretmenleri koşu yarışı yaptırmış bunlara. Rabiye bende yarışcen demiş. Biliyon, çabuk yoruluyoru deye pek almeyo onu böle yarışlara emme, çok isdeyince gıramamış Rabiye’yi. Eyi madem demiş. Almış onu da. Goşmeye başladıklarında az bişey ilerlemişmişlee zaten ya, bi anda olduğu yere yığılıvemiş çocuk. Ödü beti sıtmış öretmenin. Zaten sesleri duyunca ben de goşdum çıktım bahçeye. Aldık getiidik yatııdık bureye. Bi zaman sonra geldi kendine çok şükür. Emme bizi de çok korkuttu.

-Tüh gari… Taa ufakken arada bayılııdı emme çok zamandır bööle olmadıydı. Eyileşiba dediydik. Nesi va onu da bilmeyoz. Doktor bilimedi. Ne etcez şaşııdım galdım.

Müdür anlayışla ama endişeyle bakmış Zeynep’in yüzüne. Eliyle işaret ederek:

-Gee baken, accık dışarı çıkalım. Çocuk biraz taa dinlensin. Dışarda gonuşuruz.


Rabiye anasının gözlerinin içine gitme der gibi bakmış. Zeynep eğilip öpmüş kızının solgun yanaklarından:

-Burdeyin anam. Sen accık dinlen. Buben de gelii şindi. Alıı götürürüz seni. Kapının önünde bubeni bekleyelim emi gızım. Korkma sen.



Kapıyı kapatıp çıktıklarında aklı kızının yanındaymış. Ama belli ki müdürün söyleyeceği önemli bir şeyler varmış. Merak ve endişe içinde beklemiş. Müdür:

-Seleddin’de geliyo mu? Eğee geliceese o geesin ikinizle bi gonuşalım. Taa eyi oluur.

Kısa süre sonra Selehattin okul kapısından koşarak içeri girmiş. Endişeyle:

-Hani Rabiye nerde? Ne oldu gızıma?

Ona da olayı anlatmışlar. İçini biraz rahatlattıktan sonra boş sınıflardan birine girmişler. Müdür anlatmaya başlamış:

-Rabiye maşşallah çok akıllı bi gız. Okula başladığında cılız, ufecik bişeydi. Sonra akranlarına yetişdi. Yalnız hep dikkatimi çekeedi onun çabuk yoruluveemesi. Zaten siz de tembih etmişiniz öretmenine, erken yoruluyor deye. O da elinden geldiğince onu yorcek şeylee yaptırmeyodu. Emme işte böyün bu iş geldi başımıza.

Müdür anlatırken karı koca başlarını sallayarak, sessizce dinliyorlarmış. Müdür devam etmiş:

-Bayılınca ben nabzına bi baken dedim. Bize okulda öörettileedi, ilk yardım deye bişe vaa. İşte o zaman öörendiydik. Nabzına bi bakdım, çocuğun nabzının ayarı eyice bozulmuş. Çok korkdum. Bu normal bi durum değil bence. Normal bi doktor da bunu bilemez. Bene sorarseniz bunu alın Denizli hastanesine bi götürün. Bi kalp doktoru görsün çocuğu. Allah etmesin, kötü bişey oluu… Bilinmez, taa kötüye gidee. Bişeyi yoksa da şükrederiz, içimiz rahat oluu…


Zeynep minnetle müdürün yüzüne bakmış. Söyledikleri öyle doğruymuş ki… Para pul yokmuş ama, illa ki bi şekilde bulunurmuş. Denizli’ye artık eskisi gibi at arabasıyla, eşşek sırtında da gidilmiyormuş. Ne güzel minibüsler gidip geliyomuş. Selehattin alır yavrusunu götürüp, nesi var nesi yok baktırıp gelirmiş.

O gün Rabia’yı eve getirip, divana yatırdıklarında, Hatice’yle de konuşmuşlar. Bi şekilde para bulmaları gerekiyormuş. Kış günü pek kolay olmayacakmış bu iş ama, çocuk bu haldeyken bulmaktan başka çareleri yokmuş.

Derken borç harç toparlanmış para. Zeynep Rabia’nın saçlarını güzelce taramış. En güzel elbiselerini giydirmiş. Ayaklarına renkli lastik ayakkabılarını geçirip, sırtına kendi eliyle ördüğü hırkasını atmış. Ve Selehattin’le Rabia’yı, gözü yaşlı, dualar eşliğinde uğurlamışlar.

Sonraki iki gün, geçmek bilmemiş. Endişeyle, korku içinde bekleşmişler. Evin içindeki çocuk kıkırtıları bile eskisi gibi değilmiş. Diğer çocuklar da çok etkilenmişler Rabia’nın olayından. Her ne kadar anlayamasalarda, endişe onları da sarmış. Derken iki gün sonra Selehattin’le Rabia dönüp gelmişler. Zeynep kızına sıkıca sarılıp, iki günün korkusunun acısını çıkarmış. Yedirip, içirip:

-Anam, sen çok yorulmuşundur şindi. Goca şehre gidip gelmek goley mi canım. Gee, hureye yer yatağı serivedim. Yat uyu accık. Dinlen emi gızım…
Alıp yatırmış Rabia’yı. Sonra anasıyla birlikte Selehattin’e sormuşlar:

-Ne dedi doktor? Neyi vaamış gızımın? Kötü bişey demedi deemi?

Selehattin düşünceli:

-Doktor evirip çevirip inceledi. Bi güzee muayene etti. Tahlil hilen de yaptılaa. Sonunda bu çocuğun galbinde sıkıntı var dedi. Emme sıkıntının ne olduğunu biz bulumadık. Bunun için accık daha böyümesini bekleyin. Bi daha getirin dedi. Galp atışı normal değilmiş. Çok dikkat edin, yormeyin, üzmeyin dedi. Ben bi araştıren, eyi bi galpçi illa ki bu topraklaadan da çıkaa. O zaman bi taa geldiğinizde ona gönderirin sizi. Bu hastalık neyse benim ilmimi aşıyo dedi. Bissürü de ilaç yazdı. Döndük geldik işte…

Zeynep çok üzülmüş. Kızının kalbinde bi sorun varmış, nasıl üzülmesinmiş… Kalpmiş bu, hani atmayıverirse insanı öldüren şeymiş. Kızının kalbi de düzgün atmıyormuş. Doktor bile ne olduğunu bilememiş. Bekleyin demiş. Ya bekleyecek kadar vakitleri yoksa? Ya o kadar dayanamazsa minicik kalbi?

Hatice sarılmış kızına. Teselli etmek istemiş:

-Gızım, dur ağlama baken. Eyi olcek bizim gızımız. Korkma sen. Baksene, doktor bile bilememiş. Önemli bişey olsa bilmemi canım. Demek o gada ağır bi durumu yok çocuğun. Biz onu güzee yediri içiri, eyi bakarız. Kendine gelii, hiç bişeyi galmaz evel Allah… Üzme kendini gızım. Bak garnındaki doğdu doğcek, öteki çocuklaa hep sene bakıyo. Mecbur dik durcez anam. Ööle kendini goyuveemek yok. Dert ettikçe insan hasta oluu Allah gorusun.

O günden sonra Zeynep hep korku ve belirsizlik içinde geçirmiş günlerini. Eli ermez, gözü görmez… Ne yapsın garip. Mecbur çırpınmış kızının iyiliği için. Sağlığı yerine gelsin, kalbi daha iyi atsın diye yemeyip yedirmiş. Huysuz hallerine sabırla katlanmış. Yorulur diye işten uzak tutmuş onu. Tüm bunların arasında altıncı bebeği dünyaya gelmiş. Yine bir kız. Hemde boncuk gözlü, yuvarlak yüzlü, minicik burunlu apalak bir kız…

Bu kez kızının kulağına adını ve ezanını okuma görevi Selehattin’in olmuş. Analığı Hatice’nin annesi, artık rahmetli olan nineleri Ümmü Gülsüm’ün adını koymuş bebeğe. Üç kez Gülsüm demiş kulağına. Gülsüm bebekle birlikte ev yine şenlenmiş. Yine neşelenmiş. Rabia abla olarak elinden geldiğince küçük annelik yapma hevesiyle ilgilenmiş kardeşiyle. Gülsüm oyuncak bebek gibiymiş sanki. Neşeli, sevimli bir bebekmiş. Akşama kadar canı sıkılan çocuklar Gülsüm’ün beşiğinin başında alıyormuş soluğu, Ona agucuk, gugucuk deyip gülüşünü izlemeye doyamıyorlarmış.

Evleri günden güne kalabalıklaşıyormuş. Boğaz arttıkça artıyormuş. Ekinler ise yetmiyormuş. Kah susuzluk, kah çekirgeler, kah tohum sıkıntısı… Derken toprak verimi Allah’a emanet, kimi bol mahsül, kimi karınlarını kıt kanaat doyuracak kadar azmış. Durum böyle olunca köyün zenginlerinin tarlalarına ameleliğe de gidiyormuş Zeynep’le Selehattin. Gitmeyip ne yapacaklar. Başka bir gelirleri yokmuş ki…

Böylece dört yıl daha geçmiş gitmiş. Artık Rabia on beş yaşını bitirmek üzereymiş. İlkokuldan mezun olduktan sonra, yoruluyor diye tarlaya bahçeye götürmüyorlarmış onu. O da evde ninesi Hatice’ye yardım ediyor, bir yandan da çeyizlerini işliyormuş. Eli de öyle düzgün, öyle temizmiş ki. Yaptığı danteller, oyalar… Sanki fabrikadan çıkmış gibiymiş. Sakince oturduğu yerde bunlarla zaman geçirmeyi çok seviyormuş. Yaptıklarının beğenilmesi de onu çok mutlu ediyormuş. Babasına:

-Bubaa. Bene tığ alıverimisin. Bi örnek buldum da, benim tığımla olmaz o. Tığla ip alısen ondan da ören deyom.

Selehattin ikiletmezmiş kızının isteğini. Parası olsun olmasın:

-Tamam gızım. Alıveririn. Numırası neyse yaz bi kağıda da ve bene. Yarın bakarın Gıran’ın Salih’te varsa alırın. Yoksa hafteye Acıpayam’a gidince alıveririn.
Rabia bir şey istediğinde kardeşleri, anası, babası, ninesi… Hepsi edip eyleyip yapmaya çalışıyorlarmış. Büyüdükçe dudaklarındaki morarma, tırnaklarındaki siyahlık artıyormuş. Hareket ettikçe nefesinin sıkışmasıda öyle.

Diplomasını aldıktan sonra namazlarını kılmaya başlamış Rabia. Bazen yorulur, nineler gibi oturarak kılarmış namazlarını. Bazen de hiçbir şeyi yokmuş gibi kanlı canlı olurmuş. Dört yıl önceki bayılma olayından sonra Denizli’ye tedavi için gidiş gelişleri devam etmesine rağmen teşhis hala konulamadığından, herkesin içindeki korku hep taze kalmış. Rabia’nın her halini yürekleri ağızlarında gözlemişler. Kardeşleri de Rabia’yı üzmemek için ellerinden geleni yapıyorlarmış. Ablalarını çok seviyorlarmış. Biraz huysuz olduğu zamanlarda üzerine gitmiyorlar, yorgun olduğunu gördüklerinde yardımcı oluyorlarmış. Onun işlediği el işlerine gıptayla bakıyorlarmış. Hele de Beride… Ablası oyaları örerken yanına oturup, sessizce izlemeye bayılıyormuş. Kendi de büyüyüp çeyizlerini yapacağı zamanları hayal ediyormuş.

Tarladaki mahsüller toplanıp, satılanı satılıp, parası cebe konduktan sonra, Selehattin yine Rabia’yı alıp Denizli’ye hastaneye götürmüş. Her gidişlerinde Rabia’nın durumunun bi öncekinden daha kötü olduğunu farkeden doktor:

-Kızımızın kalbindeki sorun her ne ise ilerliyor. Benim size tavsiyem, Ankara Hacettepe Hastanesine alıp götürmeniz. Orada çok iyi kalp doktorları var. Teşhisleriyle ve tedavileriyle çok ünlü bi hastanedir.  Edip eyleyip kızını oraya götür. Buralarda oyalanmayın, teşhis konursa bizler de birşeyler yapabiliriz. Buradan tedavisine devam ederiz.

Demiş. Baba kız geri döndüklerinde Zeynep duydukları karşısında yine büyük korkular içine düşmüş. Demek kızının durumunun kötüleştiğini doktor bile anlamış. Kendisi de farketse de konduramıyormuş. Bi şekilde Ankara’ya götürülmesi gerekiyormuş:

-Seleddin. Nasıl edelim. Yavrum günden güne mum gibi soluyo. Derdinin ne olduğunu belki orda anlarlaa, ilaç filan veriilee, eyileşir gızım.

Selehattin düşünceli halde:

-Bizim gır yandeki tarleyi satalım deye düşündüm ben. Ana, sen ne dersin? Elde avuçta Ankare’ye gidicek para yok. Mecbur tarla satıcez. Borç alsek ödeyemeyiz o gadar pareyi. Geçen yıl cıngıllan Aamat bene sat oreyi dediydi. Oralı olmadıydım. Siz tamam derseniz giden bi gonuşen onunla. Halaa alıcıysa satar, alır gızımı giderin Ankare’ye.

Hatice umutla:

-Oluu oğlum. Çok eyi düşünmüşün. Çocuk gözümüzün önünde eriyoru. Gelinlik gız oldu, güzellikden yüzüne bakılmeyo. Emme takatı yok yavrımın. Neyse derdi belki orda bululaa da çocuk bi kendine gelii….

Karar verilmiş. Tarla cıngılların Ahmet’e satılmış. Selehattin parayı çıkına koyup, Rabia’yı da alıp düşmüş Ankara yoluna.

Hacettepe Hastanesi öyle büyükmüş ki… Debi derya gibi gelmiş onlara. Bir sürü hasta sıralarda… Kalabalık, itiş kakış… Neredeyse hastanedeki hastaların sayısı köylerinin nüfusu kadar varmış. Şaşırmışlar. Kağıt kürek işlerini bitirdikten sonra sıra onlara gelmiş. Doktor çok güzel ilgilenmiş. Günlerce sürecek tahlil, film koşuşturması içine girmişler. Ayrıca Rabia'nın bacağından katater yapılmış. Genç kız bu süreçte çok yorulmuş. Ama kendisi de nesi olduğunu anlayabilmek için direnmiş. Ve tüm sonuçlar çıktığında tekrar  doktorun yanına gitmişler. Merak içinde beklerlerken doktor dosyayı açmış, endişeli bir şekilde uzun zaman incelemiş. Rabia’yı tekrar tekrar muayene etmiş. Ve vardığı sonucu anlatmaya başlamış:

-Kızımızda iki farklı durum var. Her ikisi de sıkıntılı durumlar. İlki, kalbi solda değil, sağ tarafta. Bu çok nadir görünen bir durumdur. Ama bu durumda erken yorulması gibi durumlar olsa da bizi çok korkutmaz.

Selehattin’le Rabia pür dikkat dinliyorlarmış. Rabia istemsizce kalbinin olması gereken yere, sol göğsüne tutmuş elini. Ve aslında orasının bomboş olduğunu düşünmüş. Doktor devam etmiş:

-Bu durumda organlar haliyle olması gerektiğinden farklı yerleşmiş ve gelişmiş.Yani tam zıt yerlerdeler. Ama bizi düşündüren durum bu değil. Maalesef Rabia’nın kalbinde yedi tane delik var. Ve bu delikler kalbin işleyişini bozuyorlar. Kötü olanı bu deliklerin yerleri. Normalde ameliyat edilerek tedavi edilebiliyor ama…

Selehattin olduğu yerde canının çekildiğini hissetmiş. Doktorun söylediklerini anlamaya, algılamaya çalışırken istemsizce atılmış:

-Edin ameliyat. Ne gerekiyosa ederiz biz hocam. Tala takke ne vaasa sataa savaa gızımın tedavisini yapdırırın ben. Siz o yanını düşünmeyin.
Doktor üzgün bir şekilde başını olumsuzca sallamış:

-İnanın çok üzgünüm. Bu durumda bize yapacak bir şey kalmıyor. Ameliyat edilemez durumda. Deliklerin olduğu yerler çok riskli. Ameliyata alırsak Rabia masada kalır.Tıppın çaresiz kaldığı durumlardan biri bu.

Rabia duyduğu sözlerle irkilmiş. Gözlerini kocaman açıp, korkuyla bi doktora, bi babasına bakıyormuş. Şaşkın bir şekilde:

-Ölcekmiyin ben? Galbim tamir edilemeeyomu?

Selehattin kızının omuzundan tutup ona güç vermeye çalışırken:

-Dur gızım, illa ki bi yolu vardır. Bakalım doktor ne decek. Bi bitirsin sözünü… Deemi doktor bey. Ne edilmesi gerekiyosa de sen. Biz elimizden geleni ederiz.
Doktor Rabia’ya dönüp:

-Kızım, dışarıdaki sekretere söylermisin bize iki çay söylesin. Senin için de gazoz söylesin.
Rabia doktorun niyetini anlamış. Onun duymasını istemeyeceği şeyler varmış demek ki… Babasıyla yalnız konuşmak istediği çok belliymiş. İstemeye istemeye çıkmış odadan. Çabucak sekretere doktorun söylediklerini söyleyip kapıya gelmiş ve yaklaşıp doktorun söylediklerini duymaya çalışmış. Babasının haykırdığını duymuş. İrkilmiş. İçeri girmek istemiş ama cesaret edememiş.

-Bende çok kötü şeylee vaa. Ölcen ben. Duymeyen deye çıkardı beni dışarı…

Göz yaşlarını tutmaya çalışsa da, boğazını sıkan yumru buna izin vermemiş. Gözlerinden akan yaşlara aldırmadan dikkatle konuşulanları duymaya çalışmış.

Doktor:

-Yapabileceğimiz hiçbir şey yok. İlaç tedavisi vereceğim. Denizli'deki doktorlar takibini yaparlar. Teşhis olunca onlar bundan sonra nasıl devam edeceklerini bilirler. Bu şekilde bi süre daha yaşatabiliriz. Aslında deliklerden altısını kapatmak mümkün. Ama yedincisi çok tehlikeli bir bölgede ve oraya dokunmamız mümkün değil.  Ameliyata alsak sağ çıkmaz ameliyattan.  Alın köyünüze geri dönün. Kalbi onu 20 yaşına kadar götürür. Sonrası maalesef…

-Doktor! Doktooorrr! Gızın ölcek mi deyon sen? Oomaz… O benim ilk göz ağrım ya… Ben onu nasıl gömen toprağa. Vardır illaki bi yolu. Vaadır illa ki vaadır. Ta Denizli’den sen eyi doktorsun deye geldik biz. Taaala sattım da aldım gızımı getiidim bureye gadaa. Ölceni öörenmeye getiimedim. Sen edee eyle eyileştiriisin benim gızımı. Umut yok demee. Bak biii, umut yok dersen ooomaz arkıdeş. İlla ki bi umut vaadır!

-Keşke olsa. Yapmayın böyle. Bakın Rabia’yı dışarı gönderdim ki, duyup üzülmesin. Son yıllarını huzurlu yaşasın diye. Siz de bırakmayın kendinizi. Baba olarak dik durmanız lazım. Bırakın iyi olduğunu düşünerek yaşasın. Birazdan içeri alıcam onu. İyi olduğunu söyleyeceğim. Kalbinde delik var, kendini yorma, üzme… Böyle yaşamayı öğrenmelisin diyeceğim. Siz de dik durun ki çocuk perişan olmasın. 3-4 yıl olabildiğince güzel yaşatmaya çalışın. Gerçekten üzgünüm…


Bu sözleri Rabia’nın duyduğundan habersiz ona iyi olduğunu anlatmışlar. Rabia babasını üzmemek için sesini çıkarmamış. Her şeye başını sallamış. Baba kız birbirlerini üzmemek için göz yaşlarını saklamayı başarmışlar. Ve bu kötü haberle köylerinin yolunu tutmuşlar…



                         

HER PAZAR YENİ YAYIN


ROMAN PROJESİ BECERİKLİ KADIN'IN -HATİCE ÖZTÜRK- NOTER ONAYLI ÇALIŞMASIDIR. BÖLÜMLERİN HERHANGİ BİR YERDE İZİNSİZ YAYINLANMASI, KOPYALANMASI, DAĞITILMASI, PAYLAŞILMASI VB DURUMLARDA HUKUKİ SÜREÇ BAŞLATILACAKTIR

2 yorum

  1. Çok elem verici bir hadise sanırım romanın gerisini de okumak gerekli kaleminize sağlık ben küçük bir kadınım romanı güzel olacak gibi maşallah her yönden çalışıyorsunuz saygılar hatice hanım

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. Sevgili HürPost. Sizin gibi kalemi güçlü birinden bu yorumun gelişi beni çok mutlu etti. Cidden çok teşekkür ederim. Tüm yoğunluğumun arasında romanımı da yazıp yayınlamaya devam ediyorum. Elem dolu hadiseler maalesef devam ediyor... Keşke bu kadar acı içinde yaşamasalarmış. Tekrar teşekkür ederim.

      Sil

Yorumunuz için teşekkür ederim.