HİDE

Grid

GRID_STYLE
false
TRUE

blog

HIDE_BLOG

Classic Header

{fbt_classic_header}

Header Ad

HABERLER

latest

BEN BİR KÜÇÜK KADINIM SON BÖLÜM

Selehattin kızını okulda bırakıp döndüğünde neler olduğunu soran ailesine uzun uzun anlatmış: -Müdürün yanına vardık çıkdık. Hatice i...




Selehattin kızını okulda bırakıp döndüğünde neler olduğunu soran ailesine uzun uzun anlatmış:

-Müdürün yanına vardık çıkdık. Hatice ilk eveli buranın mescidi varmı deye sordu. Adam şaştı kaldı. Hatça “eğer namaz gılma yeri yoksa ben bu okulda okuman” deyince, boş odalaadan birini ayarlarız gızım. Maşşallah sen akıllı bi gıza benzeyon. Senin gibi akıllı ööretmenlere ihtiyacı vaa bu memliketin dedi. Çok gurur duydum. Size çok selamı vaa. Arkamdan el etti galdı ööle. Emme çabuk alışıcek. Belli…

Hatice’nin gidişiyle ev biraz daha boşalmış sanki. Ama yetmemiş, Süleyman’ın askere gitme zamanı gelmiş. Askerliğini İzmir’de yapacakmış. En azından yakın diye sevinmişler. Yavaş yavaş hazırlamışlar onu ve kısa süre sonra peygamber ocağına uğurlamışlar. Artık evde sadece Hatice, Zeynep, Selehattin ve geride kalan Şerife, Gülsüm, Ömer varmış… Gittikçe azalıyorlarmış. Bu durum Zeynep’in üzüntüsüne üzüntü ekliyormuş.

Derken şubat aylarında, soğuk bir günde Almanya’dan bir mektup gelmiş. Mektup Beride’den geliyormuş. Ev halkı mektupu okuyan Selehattin’in çevresine toplanmış, merakla dinliyormuş. Selam, hal hatır sorma girişinden sonra sıra müjdeli habere gelmiş. Ocağın 11 inde bebekleri Filiz’in sağ salim doğduğu yazılıymış. Sıkıntılarının olmadığı, ama kendisinin de çalışabilmesi için bebeğini onlara bırakması gerektiğini de yazıyormuş mektupta. Beş ay sonra izne geleceklerini ve geldiklerinde bebeklerini Zeynep’e emanet edip geri döneceklerini…

Bu haber hepsini şaşırtmış. Ama bi o kadar da heyecanlandırmış. Evde küçük bir bebek olacakmış. Hem de kendi kanlarından, canlarından. Bebek neşeymiş, umutmuş, hayatmış… Özellikle Zeynep’in kendini toparlamasında çok faydası olacağını düşünmüşler. Ve hevesle o zamanın gelişini beklemişler.

Haziran ayı geldiğinde hem Hatice Kütahya’dan yaz tatili için gelmiş, hem de Beride eşi Himmet ve kucağında dünya güzeli bebekleri Filiz. Ev bi anda canlanmış. Kalabalığın bereketi havayı doldurmuş. Filiz bebek elden ele dolaşıyormuş. Daha önce hiç görmedikleri hazır bezler, değişik biberonlar, mamalar… Her şey çok farklı geliyormuş. Hele Filiz bebek. Görür görmez sevdalanmışlar ona. Pamuk gibi teni, cıvıltılı bıcırtılı sesi… Sevimliliği…

Bebeğin bakımını Hatice üstlenmiş. Beride ablasına:

-Abaa, ben hayatımda bu kadar güzee bebek görmedim. Bu nasıl bişey böyle yaa. Pamuk prenses mi bu? Bi şey bu gadar sevimli olur mu yaa? Eğer yüreğimin içine sokasım geliyo Filiz’i… İçim eriyo ona bakdıkça…

Zeynep zaten eriyip gitmiş torununu gördüğünde. Kucağına aldığında sanki kendinden bir parçaya yeniden kavuşmuş gibi hissediyormuş. Filiz’in agucuk, gugucuk sesleriyle yeniden dünyaya geri dönüyor gibiymiş. Beride bebeğini bırakacak olmanın üzüntüsüyle birlikte, onun çok iyi bakılacağını bilmenin verdiği güven duygusu taşıyormuş. Altı hafta boyunca hasret gidermişler. Ama sayılı gün işte, gelip geçmiş. Ve ayrılık günü gelmiş. Beride o gece bebeğini bırakacak olmanın üzüntüsüyle hiç uyuyamamış. Sabaha kadar ağlayıp, öpüp koklamış. Yüreği acıyormuş. O acıyı nasıl dindireceğini bilemiyormuş. Derken şafak sökmüş. Ev halkı uyanmış. Tatsız tuzsuz oturmuşlar sofraya. Zeynep kızının üzüntüsünü derinden hissediyormuş:

-Beride, gızım. Gözün arkada galmasın. Ben onu gözümden sakınırın. Çok eyi bakarın anam. Siz gençsiniz, çalışın, accık para biriktirin. Düzeninizi gurun. Gözünüz arkada galmasın gızım. Emanetin kendiminkinleden taa böyük. Ağlatmadan böyütürün ben onu.

Beride göz yaşları içinde, boğazı düğüm düğüm cevap vermiş:

-Biliyon ana. Benden eyi bakaasın Filiz’e. Emme çok zor geliyor. Kollarım dolu geldim, boş gidiceen…

Devam edememiş. Himmet teselli etmeye çalışsa da, en az Beride kadar o da üzgünmüş. Boyunları bükük vedalaşmışlar, hıçkırıklar arasında uğurlanmışlar… Filiz bebek Hatice teyzesinin kucağında, her şeyden habersiz gülücükler atıyormuş.

Aradan fazla zaman geçmemiş ki, hiç beklenmeyen bir şey olmuş. Zeynep’i utandıran, çocukları sevindiren, Hatice’yi kızdıran bir şey… Tam yedi yıl aradan sonra, kucağına torununu aldıktan sonra… Zeynep sekizinci çocuğuna hamileymiş…

Acıdan, kederden menapoza girdiğini düşünen Zeynep hamile olduğunu bebeği üçbuçuk aylık olduğunda farketmiş. Bunu ailesiyle paylaştığında büyük şaşkınlık yaşanmış. Annesi Hatice önce:

-Gııı, delirdin ellem. Nene oldun ya gızım sen. Millet gudurmuş demez mi? Ayooo. Tüh gari.. Çok çeşit iş oldu bu… Ne etcez?

Zeynep:

-Anaa. Edilcek bişey yok. Mecbur doğurcen. Aldırıp ta evlat katili mi olen. Ben de bööle olsun istimezdim emme, olmuş… Goca rabbim bu gadaa tasanın arasında yaratmış onu. İlla ki bi bildiği vardır. Emme utancımdan da ne etcen onu bilimeyon.

Çocuklar ninelerinin aksine bu habere çok sevinmişler. Evde Filiz bebekle azıcık neşelenen annelerinin, doğacak kardeşleriyle toparlanacağını düşünüyorlarmış.

Zeynep neredeyse üçbuçuk aylık hamileymiş. Mide bulantıları, dermanının kesilmesi, zayıflaması… Yıllar sonra herşeye sıfırdan yeniden başlıyor gibiymiş. En küçük oğlu Ömer artık 7 yaşındaymış. Oğlu Süleyman ise askerde yetişkin delikanlı… İlk defa gebeliğinden utanıyormuş. İnsanların diline düşmekten, takılmalarından endişeleniyormuş.

Selehattin ise bu endişelerden uzak, yeni bir bebeklerinin olacağını düşündükçe seviniyor, kendini delikanlı çağlarındaki gibi güçlü kudretli hissediyormuş.

Kızları Hatice’yle Şerife, nineleri annelerine bebek yüzünden takılmasın diye ovaya giderken onu da götürmeye başlamışlar. Evde bıraktıklarında için için dertlendiğini biliyorlarmış. Ovaya geldiklerinde eşekten inen anneleri daha işe başlamadan yorgun hisseder:

-Hatça, Şerife... Şu ağecin altına accık uzanıveren ben. Siz yükleri boşaldın. Ondan sonra başlarız ekin biçmeye.

-Tamam ana, sen git yat. Biz seni çağırırız.

Zeynep gölgeye uzanır, uzandığı gibi uyur kalırmış. Aslında kederinden uzaklaşmak içinmiş bu ani bastıran uyku hali. Kızlar bunu anlarlar, sessizce yükleri boşaltıp, oraklarını aldıkları gibi tarlanın diğer ucuna gider, oradan başlarlarmış ekinleri biçmeye. Anneleri uyanmasın diye fısıltıyla konuşur, onu dinlendirebildikleri kadar dinlendirmeye çalışırlarmış. Nice sonra uyanan Zeynep şaşkın ve mahcup:

-Ayoo, siz beni neye uyandırmadınız anam. Uyumuş galmışın. Olan işi etmişiniz ya. Tüh gari, yorulmuşunuzduuu. Gelin accık dinlenin, ben devam eden.

Dediğinde, annelerini gerisin geri oturturlar:

-Sen bize yeyicek hazırla ana. Kalkma bu ıscakta…

Hatice kıyamaz:

-Anaa. Sen hastasın. Yüklüsün. Yat, kalk, otuur. Biz seni bureye çalış deye getirmedik. Dinlen deye getirdik. Biz Şerfe’yle biçeriz ekini.

Hatice’yle Şerife el ele verirler ova işlerinin hakkından gelmeye çalışırlarmış. Bazen yeni yeni yetişip gelen Gülsüm’de onlara katılır, ablalarıyla birlikte var gücüyle çalışırmış. Tek istedikleri annelerinin biraz olsun rahat etmesiymiş.

Bir gün kızlar ovaya babalarıyla gitmişler. O gün çapa yapacalar arkasından havuç tarlasını sulayacaklarmış. Bi gün önce öyle çok yağmur yağmış ki, arıkların dolup taştığından eminlermiş. Böyle zamanlarda sulama işi çok keyifli olurmuş.

İlerideki tarlanın çapasını yapıp havuç tarlasına gelmişler. Gelmişler gelmesine de öyle bir manzarayla karşılaşmışlar ki, gördüklerine inanamamışlar. Havuç tarlasında zıp zıp zıplayan kocaman balıklar varmış. O kadar çokmuş ki… Önce doğru görüp görmediklerinden emin olamamışlar. Öyle şaşkınlarmış ki… Tarlada balığın ne işi olur, hem de canlı… Böyle zıplayan balıkların…

Sonra anlamışlar durumu. Yağan yağmur Koca Çay’ın sularını kabartmış, içindeki balıkları su arıklarına sürüklemiş. Balıklar o kadar çokmuş ki, sular çekilmeye başlayınca gidecek yer bulamayıp can havliyle zıpladıkça tarlaya düşmüşler. Bir iki derken, bir sürü balık tarlanın içinde zıplayarak bu enteresan görüntüyü oluşturmuş. Hatice hemen gidip heybeyi getirmiş. Baba kız yakaladıkları balıkları heybeye doldurmuşlar. Bazılarını da arığa geri atmışlar.

Tarladan dönüp olanları anlattıklarında evde de aynı şaşkınlık ve neşe varmış. Bu gün rızkımız balıkmış diyip kolları sıvayan Hatice, bir güzel kızartmış onları. Yer sofrasının çevresinde toplanıp, hep birlikte oturup afiyetle yemişler.

Hatice yaz tatiline geldiğinden bu yana, evdeyse Filiz bebekle, ovadaysa tarla işleriyle ilgileniyormuş. Onun evde oluşu Zeynep için büyük bir güçmüş.

Artık Temmuz ortalarındaymışlar. Bazen başkalarının tarlalarına ameleliğe giderlermiş. O gün Şerife Şefketler’in tarlasına anason yolmaya gitmiş. Henüz on dört yaşında olmasına rağmen, eli çabuk, işi titizmiş. Aslında Zeynep’in çocuklarının hepsi öyleymişler. Anneleri gibi çalışmaktan yüksünmez, her zorluğun üstesinden gelmeyi bilirlermiş.

Bir ara Şerife baykuş sesi duymuş. Sağına soluna bakınmış. Gündüz vakti baykuş sesi duyulması pek görülmüş bir şey değilmiş. Ürkmüş. İçine kötü bir his çökmüş. Gözleriyle sesin geldiği yeri aramaya devam etmiş. Sonra görmüş onu.Kavağın tepesine tünemiş bir baykuş, sanki gözlerini ona dikip bir şeyler anlatıyor gibiymiş. İyice işkillenmiş. Arada baykuşu kollayarak çalışmaya devam etmiş. Ama kalbini sıkıştıran tuhaf bir acının gittikçe büyüdüğünü de hissediyormuş. Uzaktan hızlı adımlarla ona gelen kişiyi görmüş. Yaklaştığında tarla sahibi Şevket emmi olduğunu anlamış. Anasonları bi kenara atıp:

-Hayırdır Şevket emmi? Bi şey mi vaa. Az telaşlı gibisin?

Şevket emmi telaşlı gördüğü Şerife’yi sakinleştirmek için elini sakin sakin der gibi
sallarken:

-Yok gızım yok. Bişey yok. Hatca abeen accık sancılanmış. Evde yatıyoomuş. Anen telaş etmiş.İsteesen bi git eve de yardım edeesin.


Şerife ellerini eteğine silip, eşeğine doğru seyirtirken:

-Tamam emmi, sağol. Bi giden baken. Yarım bıkatdım işimi emme, sonra tamamların gari. Hadi hoşcıgal.

Şerife eve ulaştığında Hatice’nin cam kenarındaki divanda kıvranarak yattığını görmüş. Tıpkı Rabia ablası gibi… İçi esmiş. Onu hiç hasta görmediğinden, bu halde görmek korkutucuymuş:

-Abaaa. Ne oldu sene? Anaa, neyi vaa abamın? Neye sancılandı ki?

Zeynep üzüntü ve çaresizlik içinde:

-Bilimedim gızım. Aniden sancı girdi. Karnım garnım deye gıvranıyo. Ne edelim bilemedik. Kiremit gızdırıp göyen dedim, sancısını artırdı. Et mi bağlasek dedik emme aksi bi şey oluverii deye korkuyon.

Hatice benzi toprak gibi olmuş, soğuk terler dökerken, acı içinde:

-Üşüttüm mü ki anaa. Hiç bööle olmadıydım. Garnımın içini kesiyolaa sanki.

İkindi vaktiymiş… Sancısı ha geçti, ha geçecek diye beklemişler. Şeker şerbeti dayamışlar ağzına olmamış, ovalamışlar olmamış. Aksine gittikçe şiddetleniyormuş. Hatice doğduğundan beri pek hastalanmadığından, güçlü kuvvetli olduğundan, bu hali hepsini korkutmuş. Kolay kolay of demeyen kızları, inim inim inliyormuş. Zeynep korku içinde kızının başında sabahlamış. Şafakla birlikte buldukları bir araçla Denizli’ye alıp götürmüşler.

Hatice’yi muayene eden doktor hemen yatırmış. Teşhis olarak ta barsak düğümlenmesi demiş. Tehlikeliymiş. Acil tedbir alıp tedaviye başlanması gerekiyormuş. Serumlar takılıp, ilaç tedavisi verilmeye başlanmış. Ama nafile. Hatice artık inlemekten öte, acının şiddetiyle haykırmaya başlamış. Zeynep kızının başında deli tavuk gibi, ne yapacağını bilemez halde çaresizlik içindeymiş. Güzel kızının başındaki yazma sıyrılıp, kalçalarına uzanan siyah gür saçları ipek gibi yüzünü çerçeveliyormuş. Alnında biriken ter damlalarını silen Zeynep, onun badem yüzünü avuçlarına alıp:

-Dayan gızım. İlaçlaa eyi gelicek anam. Bak doktor neyin olduğunu buldu. Accık dişini sık Hatcam. Eyi olcen gaymak gızım. Şekeer gızım. Datlı gızıım. Eyi olcen anaam…

Ama iyi olamıyormuş Hatice. Her gün daha kötüye gidiyormuş. Artık çektiği acı dayanılmaz boyutlara gelmiş. Bir haftadır hastanede tedavi gördüğü halde çok daha kötü durumdaymış.

Kızının çektiği acılara dayanamayan Selehattin, yıllar önce kendisine mide ameliyatı yapan doktor Behzat beyi hatırlamış. Sorup soruşturup Nazilli Devlet Hastanesinde çalıştığını öğrenmiş. Apar topar bir minibüs tutmuşlar ve Hatice’yi alıp Nazilli Devlet hastanesine götürmüşler. Doktor Behzat Hatice’yi muayene ettikten sonra:

-Acil ameliyata alınması lazım. Durumu ciddi. Ama tam olarak ne olduğunu açmadan anlamamız mümkün değil. Yalnız ben ameliyatlara girmiyorum artık. Başka bir hastaneye sevk edelim.

Bunu duyan Selehattin üzüntüyle:

-Doktor bey, ben senin ne gadar eyi doktor olduğunu bildiğimden alıp bureye getirdim. Çocuk acı içinde bi havtadır inleyoo. Bureye gelene gadar canı çıktı yavrumun. Bi taa arabeye bindirip ordan oreye götüremeyiz. Etme gözünü sevem. Sen et ameliyatını.

Doktor üzgün ama kararlı bir şekilde:

-Yapamam. Benim başıma bir ay önce kötü bir iş geldi. O gün bu gündür ameliyata girmiyorum.

Zeynep çaresizlikle:

-Hayırdır doktor bey. Ne oldu ki?

Doktor gözleri dolu dolu:

-Oğlumla yüzmeye gitmiştik. Sahilde ayağına çivi battı. Dönüşte buraya uğrayıp tetanoz aşısı yaptım. Aşı yan etki yaptı ve oğlum kucağımda can verdi. O gün bu gündür ameliyatlara gitmek istemiyorum.


Bunu duyan Hatice, iki büklüm sancıdan kıvranarak:

-Başınız sağolsun Doktor bey. Mekanı cennet olsun. Çok üzüldüm. Bende ölücem. Bu acı beni yaşatmaz, biliyom ben. Emme dünya gözüyle neyim vaa onu öğrenmek hakkım değil mi? Ne olur beni başka yere göndermeyin. Dayanıcek gücüm galmadı. Alın bakın neyim var onu deyin bana.


Bu sözleri duyan doktor ikna olmuş. Belki de genç kızı kendi oğlu yerine koymuştur, kimbilir?

-Tamam. Yatışını yapıp hemen ameliyata hazırlayalım o zaman seni.

Selelattin’le Zeynep umut ve endişe içinde hazırlıkları yapmışlar. Hatice acılar içinde giydirilmiş, serumu takılmış. Sedyeye konup ameliyathanenin kapısından içeriye alınmış.

Kızlarının arkasından kapıya baka kalan karı koca oldukları yerde çöküp kalmışlar. Ameliyathane kapısının önünde… Dizleri üzerinde… Yumrukları sıkılı… Dişleri kenetlenmiş… Başları önünde… Göz yaşları tıp tıp damlıyormuş zemine. Birbirlerine başlarını çevirip bakamamışlar. Ya umutsuzluklarını görürlerse… Öylece kalmışlar orda… Kimbilir ne kadar zaman. Derken içeriden inlemeler, acı dolu Allah haykırmaları gelmeye başlamış. Kulak verdiklerinde sesin Hatice’nin sesi olduğunu anlamışlar. Neden hâlâ haykırdığına anlam verememişler. Acaba doktor ameliyat etmekten vaz mı geçti? Acaba bir şeyler ters mi gitti? diye kendi kendilerini yiyerek, öylece ağlamaya devam etmişler.

Nihayet birileri gelip girmiş kollarına. Alıp koltuklara oturtmuşlar onları. Sessiz hıçkırıklarla beklemişler… Beklemişler… Beklemişler… Ameliyathane kapısının arkasından yükselen çığlıkların eşliğinde…

Sonunda kapılar açılmış. Ok gibi fırlamışlar ayağa. Gelen doktormuş ve gözleri hüzünlüymüş. Zeynep elleri önünde, yalvaran gözlerle bakmış doktora:

-Ne oluu kötü bişey deme doktor. Eyi dee… Gızın eyi olcek dee…

Doktor:

-Benimle gelin.

deyip yürümüş önden. Arkasından sessizce takip etmişler. Girdikleri odanın doktor odası olduğunu farketmişler. Doktor üzgün bir halde:

-Apandisit gibi duruyoodu ama, ben daha önce hiç böyle bir şeyle karşılaşmadım. Karnına zehir yayılmış. Zehir o kadar kuvvetliydi ki, narkozun etkisini yok etti. Canlı canlı ameliyat etmek zorunda kaldık. Bi daha asla böyle bişey yaşamak istemem. Ama o kadar güçlü bir kızınız var ki… Bırakalım dediğimizde olmaz dedi. Ben dayanırım devam edin dedi. Bırakamadık. Barsakları zehirden etkilenmiş. Elek gibi olmuş. Temizleyebildiğimiz kadar temizledik. Diren bağladık. Şimdi torbaya dolan akıntıyı takip etmek lazım. Az ya da çok akması bize iyiye gidip gitmediğini anlatacak.


Zeynep’le Selehattin hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlamışlar. Kızları canlı canlı kesilip biçilmiş. Hem de çektiği onca acının üstüne… O duydukları çığlıkların nedeni buymuş meğer. Bunu düşünmek bile perişan etmiş onları. Doktor devam etmiş:

-Hiç kurşun filan döktürmediniz mi bu çocuğa siz. Boylu poslu, akıllı… Ben bu durumu ne duydum, ne okudum, ne gördüm. Nazardan içerisi olduğu gibi patlamış dağılmış çocuğun. Çok üzüldüm çok…
Zeynep gözyaşları içinde umutla:

-Doktor bey. Hatcam hiç hasta olmazdı ki. Eyiydi o. Gabadayı gibi gızdır. Güçlüdüür. Guvvetlidiir. Ne lazımsa edin. Eyileştirin gızımı. Ben taa iki yıl önce gelinlik çağda yavrumu toprağa goydum. Onun acısından yandı gavruldu ciğerim. Hatca’ma da bi şey oluusa dayanaman… Eyileşicek dee mi gızım? Eyileştiriceesiniz dee mi onu?
Doktor umut olmadığını bildiği halde, bu yaralı anne babaya gerçeği söyleyememiş. Kendisi de aynı acıyı yaşadığından, dili varmamış kızınız ölecek demeye. Onun yerine:

-İnşallah. Dediğim gibi siz diren torbasını iyi takip edin. Akıntı azalıyor mu? Çoğalıyor mu? Durumunun iyiye ya da kötüye gidişini oradan anlayacağız.
Zeynep’le Selehattin, üzgün çıkmışlar odadan. Kızlarının yatırıldığı odaya girdiklerinde, Hatice’nin ameliyat sırasında katlanmak zorunda kaldığı acıdan şişen gözlerinin arasından, yarı baygın, bitkin onları beklediğini görmüşler.

Yüzü bembeyaz, dişleri acının şiddetiyle sıkılı bir halde inliyormuş. O inledikçe Zeynep’in göğsü yarılıyormuş. Kızının güzel yüzünü avuçları arasına almış:

-Anaam. Güzee gızım. Bayılmamışın ya ameliyatta. Nasıl dayandın o gadar acıya yavruum? Geçmiş olsun inşallah gurtuldun gari Hatcam. İnşallah biticek bu acıların.
Hatice iniltiler içinde:

-Bayılımadım anaa. Ellerine beyaz eldivenlee daktılaa. Canlı canlı kestilee. Ben bayılmeyince korktulaa. Bırakıcek oldulaa. Ben bırakmen dedim. Beliki içimdeki neyse düzeltirlee de eyileşirin deye. Emme çok zordu. İnşallah çekdiğim acılara değer. Neyim vaamış? Ne dedi doktor.

-Apandistin patlamış deye düşünüyo doktor. Taa önce bööle bi durum görmemişmiş. Emme eyi temizlemiş. Nazardan çatlatmışlaa çocuğu dedi bize.

Zeynep usul usul ağlıyormuş:

-Çok güzeesin gızım. Hem de akıllısın. Bizim köyden ööretmen çıkıcek olan kaç dene gız vaa. Milletin gözü göz değil tabii. Çeken vaa, çekemeyen vaa. Nazar etmişlee seni anam. Hindi bubenle ikimiz okuruz seni, accık ferahlaasın. Çok yorulmuşun. Kapat gözleeni, accık uyu baken. Uyu ki çabucak toparlan. Hadi benim şekeer gızım, gaymak gızıım, datlı gızıım…

Gözlerinden yaşlar süzülen annesine bakıp, ona kıyamayan Hatice tüm acısına rağmen:

-Çok şükür anaa. Eyiyin. Üzülmeyin siz. Uyuyen accık. Siz de dinlenin. Bi haftadır başımda perişan oldunuz.
İşte böyle başlamış Nazilli Hastanesindeki bekleyişleri. Zeynep bir an olsun kızının başından ayrılmıyor, sıkıntıdan döktüğü terlerini siliyor, onu biraz olsun acısından uzaklaştırabilmek için bir şeyler anlatıyor, sonra koridora çıkıp, ağlıyor, ağlıyor, ağlıyor… Yüzünü yıkayıp, hiçbir şey olmamış gibi tekrar güler yüzle kızının yanına gelip yardım edebilmek için elinden geleni yapıyormuş. Karnındaki bebeği bu arada her şeyden habersiz büyümeye devam ediyormuş. Her sabah doktor Behzat bey kapının önünde beliriyor, kollarını göğsüne kavuşturup:

-Zeynep abla, akıntı durumu ne?

diye soruyormuş. Zeynep akıntı arttıkça kızının iyileşiyor olduğunu düşünüp, umutla:

-Çok şüküü, dün torba ağzına gadar doldu, yenisini daktım. Eyi maşşallah eyi. Eyileşiyo dee mi?
Doktor başını sallaya sallay, cevap vermeden gerisin geri gidiyormuş. Zeynep buna bir anlam veremesede, diren torbasının her doluşunda, kızının içindeki zehirin akıp gidiyor, içi temizleniyor diye mutlu oluyormuş. Bilmiyormuş ki o torba doldukça kızı ölüme yaklaşıyor…

Pansumancılar arada gelip Hatice’nin pansumanını yapıp çıkıyorlarmış. Zeynep pansuman yapılırken yakınlarda durup, belki benden bir şeyler isterler diye yakından izliyormuş. Ama hiç sargılar açıldığında bakmaya cesaret edememiş. Derken bir seferinde, içinden yükselen ses:

-Gızının yarasına bi bak. Bak bakalım gabuk bağlamaya başlamış mı?

Pansumancı işine odaklanmış sargıları açarken, bi cesaret izlemeye başlamış. Sargılar akıntının etkisiyle nemli ve lekelerle kaplıymış. Yavaş yavaş sargı çözülmüş. O sırada Hatice’nin iniltileri yükselmiş. Pansumanda çok ama çok acı çekiyormuş. Kızının elini tutup, açılan yeri görmek için başını uzatmış. Ve gördüğü şey karşısında dünyası alt üst olmuş…

Boydan boya koca bir kesik. Çürümüş… Yer yer açılan dikişlerden barsaklar görünüyormuş. O kadar kötü bir görüntüymüş ki bu. Neye uğradığını şaşırmış. Gözlerini kapatıp başını çevirmiş. Yüreğine binlerce cam parçası saplanmış sanki. Tüm bedeni acıyla sarsılmış. Ama dişini sıkmış. Hatice farketmiş bunu:

-Anaaa. Çok mu kötü görünüyo?

Zeynep hemen toparlamış kendini:

-Yok gızım. Maşşallah eyileşmiş yaraların. Ben gıyımadığımdan sene, dayanamadım. Eyisin maşşallah…

Zeynep o görüntüden sonra umudunu yitirmeye başlamış. Ama içten içe de –iyileşicek benim gızım. İçindeki zehir boşalsın, bi daha dikerler. Eyi olcek Hatcam.

Ama iyi olmuyormuş Hatice. Bazen bulundukları katı çığlıklarıyla inletiyormuş. Çaresizlik içinde Selehattin’le Zeynep ne yapacaklarını bilemiyor, ellerini tutup şifa ayetlerini peş peşe okuyorlarmış. Ellerinden bir şey gelememesi, onun acılarını hafifletememeleri öyle kahrediciymiş ki…

Arada, acıları ilaçların etkisiyle azaldığı zamanlarda annesiyle sohbet ediyorlarmış. Dolgun ve güçlü bedeni öyle zayıflamış, öyle bitkinmiş ki. Usul usul:

-Anaa. Garnındaki bebek var ya hani. Sakın nerden çıkdı geldi bu bebek deye üzülme. Utanılıcek bişey yok. Taa gençsin sen. Hem Allah bilmiş de vermiş o bebeği…

-Gızıım, utansam üzülsem ne çare… Yaradılmış bi kere, emme çok ayıp oldu. torunu gucağında, bebeee garnında deyoladır arkamdan. Amaaan. Hindi onu düşünücek zaman değil. Sen bi eyileş inşallah. Zaten o bene sormadan böyüyüp gideri.

-Bak bii… Şureye geldik geleli ne gadaa zayıfladın sen. Parmak gadar galdın. Bebeğe bi şey oluverii deye korkuyon. Yemeyosun, içmeyosun. Ben yeyimediğimden yemeeyon biliyom. Emme etme bööle. Günah. Sene de günah, bebeğe de.

Gerçekten de Zeynep yiyip içmeyi unutmuş, kendinden geçmiş, sadece kızı için bir şeyler yapabilmenin derdine düşmüş haldeymiş. Tam bu konuşma sırasında bebek ilk tekmesini atmış. Zeynep istemsizce tebessüm etmiş. Bunu farkeden Hatice:

-Anaaa. Ne oldu? Yoksa bebek mi dekmeledi?

-Hıı gızım. Senin dediklerini mi duydu ki? İlk kez dekmeleeyo. Hafsız yakıladı beni.


Hatice gülümsemiş. Sonra tekrar konuşmaya başlamış:

-Anaa… Deyeceklerimi eyi dinle emi. Üzülme sakın. Üzül deye demeyom. Ben ölücen. Bunu biliyon. İçerlerim eriyip çürüdü. Bi daha toparlanmaz. Benim ömrüm Allah biliyo ya bureye gadarmış. Beni alıyo emme benim yerime bebek veriyo. Bunun da vaadır illa ki bi sebebi. Bizlee bilimeyiz. Ben üzülmeyom. Sakın sende üzülme. Gız olursa adını Hatice goy emii. Ona her bakdığında beni hatırlaasın, Adıyla doğsun gardeşim.

Zeynep olumsuzca başını sallamış:

-Gızım, ööle deme. Nerden çıkardın ölceenii? Gep genç gızsın, güçlü guvvetlisin. Toparlancesin inşallah, ayaklanıp köyümüze geri döncez. Ööle şeylee getiime aklına anam…
Hatice gözlerinde yaşlarla:

-Anaa. İnşallah hayırlısı neyse onu yaşecez. Ben inan ki üzülmeyon. Sen de üzülme. Bu dünya gelip geçici. Benim nasibim belki bu gadarmış. Gün gelicek hepimiz göçüp gitmeecekmiyiz. Allah orda gavuşmayı nasip etsin inşallah. Bene bi deyive şindi. Gardeşim gız oluusa adını Hatice goycek misin?

Zeynep kızı mutlu olsun diye, gözlerinden yaşlar süzülürken

-Goyarın anam. Sen böyük Hatca oluusun, o güccük Hatca oluverii. Ne olcek…

-Benim adımla yaşatın ana. Gardeşimin gaderi güzee olsun inşallah.


O gün, Zeynep’le Hatice birlikte, henüz dörtbuçuk aylık olan bebeğin adını koymuşlar.

Ameliyat’ın üzerinden 15 gün geçmiş. Artık acı aralıksız devam ediyormuş. Dayanılır gibi değilmiş. Hatice’nin feryatları her yeri inletiyormuş. Verilen ilaçlar ağrıyı kısa süreliğine kesiyor, etkisi hemen geçiyormuş. Günden güne kötüye gidiyormuş durumu. Zeynep’le Selehattin onun başında perişan olmuşlar. Bazen çığlıkları duymamak için Zeynep koridora çıkar, kulaklarını tıkarmış. Ama o çığlıklar zihnine öyle bir kazınmış ki… Yıllarca, kulaklarını tıkasa bile duymaya devam edecekmiş.

O gün yine şiddetli acı içindeymiş. Çığlıkları yankılanıyormuş. Zeynep başında çaresiz pervane oluyormuş ama nafile… Acısını bir nebze bile hafifletmek elinden gelmiyormuş. Sonra yavaş yavaş sakinleşmiş Hatice. Karşıdaki boş duvara bakıp sevinçle:

-Anaaa… Anaaa… Görüyon mu?


Diye seslenmiş. Zeynep kızını ilgiyle takip ediyormuş. Hacı Süleyman babasının, Rabia’sının ölümlerinde yaşanan olağanüstü hallerin birini de Hatice’sinin yaşıyor olduğunu anlamış. Ciğerleri bölük bölük bölünmüş:

-Buyur anam. Ne var orda? Ne görüyosun?

-Ana sen görmeyomusun? Aboooo, gocaman karyola yapmışlaa benim için. Dört direği vaa. Altınlarla gaplanmış. Yaldır yaldır ışıldeyoo…

Zeynep’in dünyası başına yıkılmış. Hatice’nin ellerinden kayıp gidiyor olduğunu o zaman anlamış. Usul usul ağlarken kızını dinlemeye devam etmiş.

-Goca bi köşk gurmuşla benim için. Ayyy çok güzee bi yer burası. Anaaa… Çocuklaa oyneşiyolaaa…

Sonra heyecanla devam etmiş:

-Anaa bak! Şuranın güzelliğine bak! Görüyon deemi? Yemyeşil çimenlee… Çok güzeee… Şunlara bak…
Hatice bir süre daha sadece ona gösterilenleri, annesi de görüyormuş gibi heyecanla anlatmış. Sonra gördükleri yok olmuş. Uçup gitmiş:

-Anaa, bene gidiceğim yeri gösterdilee dee mi? Hiç üzülme. Çok güzee bi yere gidicen. Sakın kendini heder etme emi güzel anam benim.

Zeynep boğazında koca bir düğümle… Yutkunmak istiyor, yutkunamıyormuş. Konuşmaya çalışmış:

-Anaam. Çok ilaç veriyolaa ya, ondan görmüşündür sen onları. Bi yere gitmecesin goca gızım benim. Eyi olceksin, birlikte köyümüze geri dönücez inşallah.

Böyle dese de, buna inanmak istese de kızı günden güne kötüleşmiş. Dayanılmaz acılarına katlanmak için attığı çığlıklar bitkin iniltilere dönüşmüş. Konuşmaya bile hali olmuyormuş çoğu zaman.

Hemşire odaya girdiğinde, Selehattin’le Zeynep sessizce oturuyorlarmış:

-Ziyaretçileriniz varmış. Aşağıda bekliyorlar. Selehattin abi, isterseniz siz inin, önlüğünüzü verin birine gönderin. Tek tek gelsinler.

Selehattin ayaklanmış. Merakla kapıya yöneldiğinde:

-Allah Allah. Kimlee geldi ki?
Diyerek yola koyulmuş. Hastane kapısında bekleyen kardeşleri Ayhan, Nadire, kızı Şerife… Diğerleri… Öyle mutlu olmuş ki. Bir minübüse doluşup gelmişler. Hemen üzerindeki önlüğü çıkarıp vermiş Ayhan’a:

-Hoşgeldiniz. Abeem. yanına kimseyi sokmeyolaa normalde. Emme Hatce’yi çok sevdiklerinden izin verdilee. Tek tek çıkıceksiniz yanına. İkinci gatta, en son odada yatıyo. Zeenep yanında.
Sırayla önlükleri elden ele geçirip Hatice’nin yanına çıkmışlar. Şerife’ye sıra geldiğinde, bacakları titreye titreye, büyük bir özlem içinde yürümüş koridordan. Odanın önüne geldiğinde duyguları karma karışıkmış. Neyle karşılaşacağını bilmiyormuş. Az önce buradan dönen emmileri çok üzgün görünüyorlarmış. Tedirginlikle açmış kapıyı. İçeri girdiğinde annesi koşup sarılmış Şerife’ye:

-Anaam. Sen de mi geldin?

Annesi Şerife’ye bi yabancı gibi görünmüş. Öyle zayıf, öyle çökük bir haldeymiş ki… Rabia ablası öldükten sonra bile bu kadar kötü duruma gelmediğini düşünmüş. Demekki hastanede çok zor günler geçiyoriliyormuş. Yatakta up uzun yatan ablasına yaklaşmış. Onu gördüğünde ikinci bir şok dalgası kaplamış her yanını. O boylu poslu, endamlı ablası, küçülmüş, küçülmüş…Çocuk kadar kalmış sanki. Dolgun yuvarlak yüzü incelmiş, pembe yanakları solmuş, gözleri çukurlarına kaçmış… İncitmekten korkar gibi usulca:

-Abaa. Ben geldim…

Dediğinde, Hatice bitkin bir halde gözlerini açmış. Dili damağı kurumuş gibi yutkunarak:

-Hoş geldin abaam…

Sadece bu kadar konuşabilmişler. Hatice öyle bitkin, öyle kendinden geçmiş bir haldeymiş ki… Şerife onu yormamak için sessizce bir süre ellerini tutmuş. Yanına oturmuş. Annesinin gözlerine bakamadığından başı yerde usul usul sohbet etmişler. Sonra ayrılık vakti gelmiş. Geldiği gibi sessizce çıkmış odadan. Hıçkıra hıçkıra ağlayarak inmiş merdivenlerden. İçine çöken korku, bütün bedenini sarmış. Ama aşağıda babası varmış. Onu bu kadar sıkıntısının içinde bir de o üzemezmiş. Kapıya yaklaştıkça silmiş gözlerini. Vedalaşıp, ayrılmışlar.


Hatice artık acı çekmiyormuş. Diren torbasına dolan akıntı arttıkça artmış. O akıntı arttıkça bitkin düşmüş. Yemeden, içmeden… Tam 20 günü doldurmuş. Zeynep baş ucundaki sandalyede 20 gün boyunca kızının güzel yüzünün sararıp soluşunu izlemiş. Son birkaç gündür de, boşluğa bakıp bakıp gördüğü güzelliklere tebessüm edişini… Artık sormaya korkuyormuş. Kızının sona yaklaştığını hissediyormuş. O gece yine sabaha kadar elini tutup, yüzüne bakmış. Yüzünün her ayrıntısını beynine kazımak istiyormuş. Hatice hafif nefeslerle sayıklıyormuş:

-Allah… Allah… Allah…

Bunu duydukça Rabia’sı geliyormuş gözlerinin önüne. Tıpkı onun gibi… Dilinde günlerdir sadece Allah zikriyle sayıklıyormuş kuzusu. Sabah olduğunda bitkin bitkin gözlerini açmış. Annesiyle babasına kocaman kara gözleriyle bakmış:

-Ana, bubaaa. Ağlamayın sakın. Üzülmeyin emi…

Zeynep ciğerinden vurulmuş gibi irkilmiş. İçten içe:

-Haayıır. Şindi olmaaz. Taa değil. Taa zamanı geemedii. Dayanıman Rabbim. Dayanamecen…

Gözlerinden boşalan yaşlar eşliğinde:

-Yorma anam kendini. Üzülme. Biz seni hiç bırakmeecez. Ağlamecez de. Sen yetee ki eyi ol emi Hatcam…

Hatice’nin bakışları artık onların üzerinde değilmiş. Yüzüne kocaman bir gülümseme gelip yerleşmiş.

-Allah… Allah… Allaaaaaahhh….

O kocaman gülümseme öylece donmuş kalmış. Beklemişler. Tekrar Allah desin, bakışları o boşluktan kendilerine dönsün diye karı koca beklemişler. Ama dönmemiş. İlk Selehattin fırlamış ayağa. Kızının omuzlarından tutup sarsmaya başlamış. Ama nafile, o tatlı gülüşte hiçbir değişiklik olmamış. Bu kez bağırmaya başlamış:

-Hatcaaaaaaa! Hatcaaaaaa! Gızııım. Bene bak biii!

Zeynep kuzusunun çoktan onları terkettiğini anlamış. Tırnaklarını geçirdiği göğsünden usulca çekmiş ellerini. Sonra kocasının ellerini bileklerinden yakalamış:

-Seleddin. Gitti garii… Bırak, eziyet etme gızıma… Gitti Hatcamız Seleddin. Dönmeecee yerlere gittii. Irabiye’min yanına gitti!


Selehattin şoka girmiş. İnanamamış:

–Oomaz, gitmez benim gızım…

diye diye başını sallayarak geriye doğru bir adım atmış. Sonrasında olduğu yere külçe gibi yığılıp kalmış.

Zeynep ise usulca başını kızının başının yanına koyup, saçlarını okşarken:


-Atımı bağladım ben bir bostana

Yönünü çevirmiş kabiristana

Sende mi gircen Hatcam golsuz fistana

Golsuz fistan dar gelir a gızım

Bu ölümler bize zor gelii a gızım…



Hanaylar yaptırdım bi uçdan uca

İçinde yatmadım üç gün üç gece

Gurban kesen Hatcam geldiğin gece

Gara toprağa giden gelmeeyoo gızım….



Garşıdan görünür dumanlı dağlar

İçerlerim yanar gözlerim ağlar

Bu dertlen yaşanır mı yüce dağlar

Goca Hatcam beni bırakdı gitti…

Rabiye’min yanına uçdu gittii…



Garşıdan görünür serçe sürüsü

Çıkmaz içimden gızlarımın acısı

Hatcam dinmeez yüreğimin sızısı

Anan arkenden ağladı galdı…


xxxxxxxxxxxxxxx


Hatice’nin ölümünden sonra yaşananlar ayrı bir roman konusu… Zeynep karnında 4.5 aylık bebeğiyle, iki kızının ölüm acısıyla, ve birkaç ay sonra bir başka evladının başına gelen hastalıktan duyduğu ölüm korkusuyla çileli hayatına devam etmiş…



SON…


ROMAN PROJESİ BECERİKLİ KADIN'IN -HATİCE ÖZTÜRK- NOTER ONAYLI ÇALIŞMASIDIR. BÖLÜMLERİN HERHANGİ BİR YERDE İZİNSİZ YAYINLANMASI, KOPYALANMASI, DAĞITILMASI, PAYLAŞILMASI VB DURUMLARDA HUKUKİ SÜREÇ BAŞLATILACAKTIR









2 yorum

  1. ‘Ölüm Allah’ın emri
    Şu ayrılık olmasaydı’ güzel bir son olmuş. Kaleminize sağlık

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. Keşke olmasaydı... Çok teşekkür ederim. Mutlu ettiniz beni.

      Sil

Yorumunuz için teşekkür ederim.